Toz bulutunun içinde arada kaybolma ya da yanlış anlaşılma riskiyle karşı karşıya olsa da tarihe not düşmek adına bugünlerde göçe/göçmenlere dair bir şeyler söylemek gerek!
Avrupa özentisi bir siyasetçinin kuyuya taşı atmasıyla koca ülke işi gücü bırakıp özelde Suriyelileri, genelde tüm göçmenleri konuşmaya başladık.
Başladık başlamasına ama ne yazık ki tam da atasözünün gereğini yerine getirerek konuşuyoruz. Öyle ki, kırk akıllı bu ele avuca sığmayan taşı kuyudan nasıl çıkartacağımızı bir türlü bulamıyoruz!
Oysa tartışmayı başlatan da bilmiyor, konunun nasıl hitama erdirileceğini. Çünkü tartışmayı başlatmış olsa da neyin nasıl konuşulması gerektiğine dair herhangi bir gerçekçi planı, yol haritası, çözüm teklifi yok aslında.
Seçilirse Fransa’da bir tane Müslüman bırakmayacağını iddia eden Le Pen ya da Zemmour’un plansızlığı, şovenistliği neyse bu tartışma da aynı vizyonsuzluğa sahip.
Zaten bu yeni türedi siyasetçilerin derdi de genel kabul gören bir soruna yönelik gerçekçi bir çözüm bulmak değil!
Sadece nasıl olur da daha çok izleyicinin (seçmenin) dikkatini çeker, beğenisini (oyunu) kazanırım derdindeler.
Haklarını da teslim etmek lazım, dikkat çekmeyi de çok iyi başarıyorlar.
Çünkü iktisadi, siyasi, sosyal ve psikolojik ortam belki de hiçbir zaman olmadığı kadar bunun için müsait hale gelmiş görünüyor.
Dünya genelinde adaletsizlikler sıradanlaştı. Zengin-fakir uçurumu derinleşti, orta sınıf büyük ölçüde tarih oldu. Aileler parçalandı, kültürler benzeştirilerek yok edildi, din dört duvar arasına sıkıştırıldı! Huzur arayanlar antidepresanları ekmek-peynir gibi tüketir oldu.
Topluma rehberlik edecek kanaat önderleri, ilim adamları, akademisyenler, sanatçılar, tasavvuf erbabları neredeyse yok oldu.
İşte karamsarlığa götüren bütün bu tablo karşısında bu sürecin öfkesini zayıf olandan çıkarmak, zayıf olanı suçlamak esaret altında dünyevileşen zihinlerde (bir süreliğine) rahatlama sağlıyor.
Aslında büyük bir çoğunluk biliyor ki; dünyamız bugün huzursuz ise bunun en önemli müsebbibi bir türlü doymak bilmeyen, gözünü hırs bürümüşlerdir.
Tahrif ettikleri kitapta kendilerine vaat edildiğini iddia ettikleri toprakları ele geçirmek için Suriye’de, Yemen’de, Libya’da vekalet savaşlarını (proxy war) başlatanlardır.
Ama Türkiye’nin komşularını istikrarsızlaştıran bu odaklar, göçmenlerden daha güçlü göründüğü için, eleştiri oklarına maruz kalmamaktadır.
Bu yüzden kuyuya taş atan milliyetçi (!) geçinenler Herzog’un geçit töreninde, Avrupalı liderlerin konuşmalarında havaya ıslık çalmayı tercih ediyor!
Bu yüzden olsa gerek, göçmenlere ya da genel olarak yabancılara sataşmak küresel bir salgın haline dönüşüyor. Bu arada gürültü patırtı kopmuş, arada birileri mağdur olmuş, birilerinin can ya da mal güvenliği tehdit altına gitmiş… Bunların hiçbirisinin hiçbir kıymeti yok!
Önemli olan, kazanılacak olan “bir oy”dur.
Neticede siyaset arenamızda Avrupai tarzda siyaset yapan aşırı sağ parti eksiğimiz vardı. Bu önemli eksiği tamamlamış olmanın haklı gururunu (!) yaşıyorlar muhtemelen.
Ama unutulmamalıdır ki; Suriye’de savaşın başlatılması ve bölge ülkelerinin demografik yapısının değiştirilmesi nasıl bir proje ise ülkelere yayılan ve büyük ölçüde yerleşikleşen göçmenlerin bu şekilde gündeme getirilmesi de bir başka projedir.
Göçmenleri bir bütün halinde şeytanlaştırmak hiçbir şekilde Türkiye’ye kazandırmaz, dahası birçok şey kaybettirir. Ama bundan kim nemalanır denilirse oklar hiç kuşkusuz gözünü bu topraklara dikmiş ırkçı emperyalistleri gösterir.
Önce Türkiye’nin demografik yapısını değiştirenler, şimdi de akıl dışı yöntemler önererek bu yeni nüfus yapısını yönetmeye/yönlendirmeye çalışıyor!
Uyanık olmak gerek!