Allah, çocuğu anne-babanın merhametine teslim etmiş. Düşünsenize okulla, kitapla hiç tanışmayan bir kadın çocuğun kalbine ulaşıyor onu sevgisi ile ısıtıyor, sütü ile besliyor ve terbiye ediyor. Bu, Allah’ın merhametinin bir göstergesi değil mi? Sizin ihtiyacınız olan her şey anneye bahşedilmiş… Onun göğsündeki süt bebeğin beslenmesi için en ideal gıda, onun yüreğindeki sevgi bebeğin gelişimi için en etkin ilaç… Fakat ne yazık ki her çocuk bu imkânlara sahip olamıyor… Ya da İmran gibi hayatının en kritik döneminde anneden kopmak zorunda kalıyor… İmran’ın hikâyesine daha önce de yer vermiş ve onunla kurduğum bağdan bahsetmiştim. Fakat dualarımda andığım o çocuktan dört yıldır hiç haber alamıyorum. Gündelik meşgalelerin peşinde koştururken İmran’ın solgun yüzü gözümün önünde beliriverir ve derin bir suçluluk duygusuna kapılırım. Kış bastırdığında hep aynı soruyu sorarım: Acaba nerede? Üşüyor mu? Aç mı? Kimin yanında ve kimin koruması altında? Bu sorular zihnimi hep meşgul eder…

Dün gibi hatırlarım… Sosyal Hizmet Merkezi’nde çalıştığım dönemde bir arkadaşım aramış ve İmran’ın Doğu Türkistan’dan Türkiye’ye uzanan çileli yolculuğundan bahsetmiş ve onunla mutlaka tanışmalısın demişti. Ben de telefonunu alıp aramıştım ve iş çıkışı Fatih’te Rumeli Kafe’de görüşmeye karar vermiştik… Akşamüstü iş çıkışı Rumeli Kafe’de buluştuk… İmran başı önünde sessizce bekliyordu… Yorgun ve tedirgindi, göz teması kurmaktan kaçınıyordu… Ergenlik dönemine ait dalgalanmalardan eser yoktu… Yaşadığı çileli hayat onu vaktinden önce olgunlaştırmıştı. Biraz sohbet ettikten sonra güvenmiş ve hayatından bahsetmeye başlamıştı.

Doğu Türkistan’da babası, dedesi ve amcaları Çin askerleri tarafından katledilen İmran, annesi tarafından güvenliği için komşuları ile birlikte Türkiye’ye gönderilmiş ve bir daha birbirlerinden hiç haber alamamışlar…

Anne çocuğunu hangi şartlarda bırakabilir ki? Anne hiçbir çıkış yolu bulamayınca çocuğunun güvenliği için gurbeti ve çileyi göze almış olmalı… Anne bu kararı verinceye kadar hayati ihtiyaçlarını dahi rafa kaldırmış olmalı… Anne oğlunun yaşaması için ömür boyu yas tutmayı göze almış olmalı… İmran İstanbul’a geldiğinde on iki yaşındaymış ve beş yıldır anneyle hiçbir irtibat kuramamış. Mektup yazsak anneye ulaştıracak kimse yok mu dediğimde yutkundu ve sustu… Ulaşabileceğimiz yetkili kimse yok mu dedim. Başını kaldırdı ve “eğer böyle bir şey yaparsam muhbirler haber verir ve annemi de öldürürler” dedi. Belli ki anne ile oğlun dünya üzerinde görüşme şansları yoktu ve birbirlerinin varlığını hissedip kendilerine teselli vereceklerdi. Kalbi bağları her geçen gün güçlenecek ve annenin duaları gurbette yaşayan o çocuğun üzerine kanat olacaktı.

İmran’ın ve onunla aynı kaderi yaşayan yüzlerce Uygur gencin hikâyesi tek başına Doğu Türkistan’da yaşanan dramın özetiydi aslında. Çin burada çocukları ailelerinden zorla koparıp eğitim kampları adı altında kültürel dönüşüme tapi tutuyor ve Çinlileştiriyordu. Doğu Türkistan’da soykırım yaşanıyordu ve anneler çocuklarının hayatta kalabilmesi için gurbeti göze almışlardı.

Anneye ulaşıp kalbini teskin etme imkânım yoktu ama İmran’a destek sağlayabilirdim… Bunu ona ifade ettim ve birlikte bir program hazırladık fakat uyum sağlayabilecek durumda değildi… Uzun yıllar tek başına yaşamanın verdiği ruhsal yorgunluk onun bütün enerjisini tüketmiş ve donuklaştırmıştı. İnsanlardan uzaklaşmak ve aynı evi paylaştığı arkadaşı dışında kimse ile görüşmek istemiyordu. Yaşama sevincini yitirmişti ve geleceğe dair hiçbir hayali yoktu.

İmran’la ayda iki kere Rumeli Kafe’de bir araya geldik eğitimi ile ilgili düşüncelerini sorarak gelecekle ilgili hedefler koymasına yardımcı olmak istedim ama o kendisini her şeye kapatmıştı… Sosyal bir çevreye dâhil etmeye çalışsam da muvaffak olamadım korkuyordu ve varlığından kimsenin haberdar olmasını istemiyordu… Hayallerini geldiği şehirde bırakmıştı, geleceğe dair düşünceleri ise oldukça bulanıktı… Köksüz bir ağaç gibiydi İmran anneyi terk ettiği için kendisini çok suçlamış ve tüm insanlığa küsmüştü. Köksüz bir ağaç ne kadar hayatta kalabilirdi… Ne yapabilirdi… Kardeş ülkede ve kendisiyle aynı kaderi yaşayan yüzlerce insanın yakınındaydı ama bunlar yirmi yedi yaşında eşini ve tüm yakınları katledilen ve hayatta kalabilmesi için onu gurbete gönderen annenin yerini tutabilir miydi? Ne yaparsam yapayım onun iç dünyasında yıkılan hayallerini onarmaya güç yetiremedim. Olmuyordu… Elimi her attığımda bir engelle karşılaşıyor ve olduğum yerde kalıyordum.

İmran ile görüşmelerim iki yıl devam etti iki yıl sonra telefonu kapandı ve kendisinden hiç haber alamadım… Beni kendisiyle tanıştıran arkadaşımı aradım o da bana İmran’ın internetten edindiği bir arkadaşının daveti üzerine şehir değiştirdiğini kendisinden hiçbir haber alamadığını ifade etti. On yedi yaşında bir çocuk kiminle gitmişti? Nereye gitmişti? Aç mıydı? Üşüyor muydu? Yalnız mıydı? Nerede ve hangi şartlarda barınıyordu? Bu soruları zihnimden hiç atamadım, atamazdım…