Siyasette bazen olaylardan çok kelimeler konuşur. Uzun açıklamaların, hukuki metinlerin ve siyasi deklarasyonların arasından bir sözcük çıkar, dönemin ruhuna ilişkin daha fazla şey söyler. Son aylarda Cumhuriyet Halk Partisi etrafında şekillenen "mutlak butlan" tartışmaları sırasında Kemal Kılıçdaroğlu'nun tekrar tekrar başvurduğu "arınma" kavramı da böyle bir sözcük.
"Toplum tepkili diye arınmaktan vaz mı geçelim, arınmadan kurultaya gitmem."
Bu cümle, ilk bakışta parti içi bir özeleştiri çağrısı gibi görünebilir. Ancak kavramların kendi tarihleri vardır. Onlar yalnızca kullanıldıkları bağlamı değil, taşıdıkları kültürel hafızayı da beraberlerinde getirirler. Bu nedenle bugün "arınma" kelimesini konuşmak, yalnızca CHP içindeki tartışmaları değil, Türkiye'de siyaset ve vesayet arasındaki ilişkiyi de konuşmak anlamına geliyor. Çünkü arınma, masum bir kelime değildir.
Bir temizlik metaforunun tarihi gibi kelimenin kökenine doğru yolculuk yaptığımızda kelimenin kökü ile bugün kullanılan bağlam arasındaki mesafeyi görme imkanına kavuşuruz. Türkçedeki "arınmak", Eski Türkçedeki "arı" kökünden gelir. Temizlenmek, saflaşmak, özüne dönmek anlamları taşır.
Batı dillerindeki karşılıkları da benzer çağrışımlar üretir. İngilizcedeki “purification”, Latince “purus” (saf) kökünden gelir. Almancadaki “Läuterung” ise yalnızca temizlenmeyi değil, sınanarak olgunlaşmayı, ateşten geçerek saflaşmayı anlatır. Bu kavramların ortak özelliği, hepsinin bir ayrım üretmesidir. Saf olan ile olmayan. Temiz olan ile olmayan. Kabul edilen ile dışlanan. Dolayısıyla arınma yalnızca bir durum değil, aynı zamanda bir yargıdır.
Bir şeyin arındırılması gerektiğini söylemek, aynı zamanda onun içinde istenmeyen unsurlar bulunduğunu da ima eder. Bu yüzden tarih boyunca arınma kavramı yalnızca dini hayatın değil, siyasi hayatın da güçlü araçlarından biri olmuştur.
Arınmanın Siyasi Dili
Dini geleneklerde arınma çoğu zaman kişinin kendisine yöneliktir. Nefsin terbiyesi, günahlardan uzaklaşma, manevi olgunlaşma gibi süreçleri ifade eder. Siyasette ise durum farklıdır. Siyasi arınma neredeyse her zaman kolektif bir özneye yönelir. Parti, hareket, ulus veya devlet "arınacaktır."
Sorun tam da burada başlar. Çünkü siyasi arınma söylemi, kaçınılmaz olarak şu soruyu doğurur: Kimden arınacağız? Tarih boyunca bu sorunun cevabı çoğu zaman demokratik olmamıştır.
Fransız Devrimi'nin Terör Dönemi'nden Sovyet tasfiyelerine, otoriter milliyetçiliklerden kültürel devrimlere kadar birçok örnekte arınma dili, siyasal rakipleri dışlamanın meşrulaştırıcı söylemine dönüşmüştür. Bu nedenle demokratik siyaset açısından mesele arınmanın kendisi değil, arınmanın kim tarafından, hangi yetkiyle ve hangi amaçla tanımlandığıdır.
Mesele aslında, CHP krizinin ötesinde bir mesele olarak önümüzde duruyor. Bugün CHP'de yaşanan tartışmayı yalnızca parti içi bir güç mücadelesi olarak okumak eksik kalır. Çünkü ortada sadece bir kurultayın meşruiyetiyle ilgili hukuki tartışma yoktur. Aynı zamanda Türkiye'de yargının siyasal alan üzerindeki etkisine ilişkin daha geniş bir sorun bulunmaktadır. "Mutlak butlan" kavramı hukuk diline aittir. Bir işlemin baştan itibaren yok hükmünde sayılmasını ifade eder. Ancak bu hukuki kavram siyasal alanın merkezine yerleştiğinde başka bir anlam kazanmaya başlar. Artık mesele yalnızca hukuki denetim olmaktan çıkar. Siyasetin kendi iç dinamikleriyle çözmesi gereken meselelerin yargı eliyle belirlenmesi tartışmasına dönüşür.
Türkiye'nin yakın siyasi tarihinde bunun çok sayıda örneği vardır. Parti kapatma davaları, milletvekilliği düşürme süreçleri, seçilmiş belediye başkanlarının görevden alınması, siyasi yasak tartışmaları... Bütün bu örnekler, hukukun siyaset üzerindeki etkisinin nerede başlayıp nerede bitmesi gerektiği sorusunu sürekli gündemde tutmuştur. Bu nedenle bugün CHP etrafında oluşan tabloyu yalnızca parti içi bir kriz olarak görmek yerine, siyasal alanın özerkliği meselesi olarak değerlendirmek daha açıklayıcı olabilir.
Tuhaf bir şekilde “Arınma” ve “Butlanın Kesiştiği Yer” çok dikkat çekicidir. İlginç olan, "arınma" ile "mutlak butlan" kavramlarının farklı alanlara ait olmalarına rağmen benzer bir mantık etrafında buluşmalarıdır. Arınma, bir yapının içindeki sorunlu unsurlardan kurtulmasını ifade eder. Butlan ise bir işlemin geçerliliğini ortadan kaldırır. Her iki kavram da mevcut durumun meşruiyetini sorgular.
Ancak siyasal açıdan kritik olan nokta şudur: Bir partinin kendisini yenileme hakkı ile dışarıdan yeniden şekillendirilmesi arasında önemli bir fark vardır. Demokratik siyasette değişim, öncelikle siyasi aktörlerin, üyelerin ve seçmenlerin iradesiyle gerçekleşir. Yargısal müdahalenin belirleyici hale gelmesi ise siyasetin kendi kendisini üretme kapasitesini zayıflatır. Tam da bu nedenle CHP'ye yönelik hukuki müdahaleler karşısında mesele yalnızca CHP meselesi değildir.
Bu durum, siyaset kurumunun bütünüyle ilgilidir. Bugün ana muhalefet partisine yönelik olarak işletilen bir yöntem, yarın başka siyasi aktörler için de kullanılabilir. Sorun kişilerden çok ilkelerdedir.
Yaşadığımız her yeni olay bize “Vesayet” kavramını hatırlatmaktadır. Türkiye siyasetinin en önemli tartışmalarından biri uzun yıllar vesayet olmuştur. Bir dönem askeri vesayet konuşuldu. Sonra bürokratik vesayet. Zaman zaman yargısal vesayet. Aslında bütün bu tartışmaların ortak noktası aynıdır. Siyasal kararların, siyasal meşruiyete sahip olmayan güç merkezleri tarafından belirlenmesi. Demokratik rejimlerde siyaset kurumu kusurludur. Partiler hata yapar. Liderler yanlış kararlar verir. Kurultaylar tartışmalı geçebilir. Fakat bu sorunların çözüm adresi öncelikle siyasal mekanizmalardır. Seçmen iradesi, parti içi demokrasi ve kamusal tartışma süreçleridir.
Bu nedenle CHP'nin yaşadığı krizi değerlendirirken, parti yönetimine yönelik eleştiriler ile siyasal alanın dışarıdan dizayn edilmesine yönelik itirazı birbirinden ayırmak gerekir. Bir partinin yönetimini eleştirmek demokratik bir haktır. Fakat siyasal rekabet alanını yargısal müdahalelerle yeniden şekillendirmeye çalışmak başka bir meseledir.
Peki o zaman şu soruyu sormak da gerekir diye düşünüyorum. Asıl Arınma Nedir? Belki de burada yeniden arınma kavramına dönmek gerekir. Çünkü kavramın en eski anlamlarında arınma, başkalarını temizlemekten çok kişinin kendisine yönelttiği bir sorgulamayı ifade eder. Modern siyasetin ihtiyacı olan da belki budur.
Rakiplerini, muhaliflerini veya parti içindeki farklı grupları "arınması gereken unsur" olarak görmek yerine, siyasetin kendisini vesayetçi alışkanlıklardan arındırmak. Yargının siyaset üretmesinden arındırmak. Devletin parti rekabetine müdahil olmasından arındırmak. Muhalefeti hukuki süreçlerle etkisizleştirme arayışlarından arındırmak. Ve aynı zamanda siyasi partileri de kendi iç hesap verebilirliklerini geliştirmeye zorlamak. Bu anlamıyla arınma, tasfiye değil demokratikleşme anlamı taşıyabilir.
Kemal Kılıçdaroğlu'nun kullandığı "arınma" kelimesi, muhtemelen taşıdığı bütün tarihsel yüklerin farkında olunmadan seçilmiş bir kelime. Ancak belirli bir tahrip gücü olduğu düşünülmüş olmalı ki yoğun bir şekilde kullanılıyor. Fakat bazen siyasal kavramlar, onları kullananların niyetlerinden daha büyük anlamlar üretir. Bugün Türkiye'nin ihtiyacı olan şey, hangi siyasi aktöre yakın olursa olsun, herhangi bir tarafın diğerini "kirli" ilan ederek saflaştırmaya çalışması değildir.
İhtiyaç duyulan şey, siyasal alanın kendi kuralları içinde işlemesidir. Çünkü demokrasiler saflık üzerine değil, çoğulluk üzerine kurulur. Saflık arayışı çoğu zaman dışlamaya götürür. Çoğulluk ise birlikte yaşamanın zeminini oluşturur.
Bu nedenle CHP etrafındaki tartışmanın merkezinde aslında bir kurultaydan daha büyük bir mesele bulunmaktadır. Mesele, Türkiye'de siyasetin kendi sorunlarını kendi araçlarıyla çözebilme kapasitesidir. Arınma kelimesi bu yüzden önemlidir. Bize yalnızca bir partinin iç tartışmalarını değil, siyaset ile vesayet arasındaki gerilimin hâlâ ne kadar canlı olduğunu da hatırlatmaktadır. Hoşça bakın zatınıza…