Thumbs B C 1E58A4F53C12Cb545375D8734Bc5963D

7 Ekim’den sonra dünya artık eski dünya değil. O tarihten bu yana yalnızca Gazze bombalanmadı; uluslararası hukuk, insan hakları söylemi, liberal düzenin ahlaki meşruiyeti ve Batı’nın “medeniyet” iddiası da enkaz altına gömüldü. İsrail’in Gazze’de yürüttüğü savaş, çoktan klasik bir askeri operasyon olmaktan çıktı. Bu, bir halkı açlıkla, susuzlukla, zorunlu göçle ve sürekli ölüm tehdidi altında yaşatarak teslim alma stratejisidir. Modern tarihin gözler önünde gerçekleşen en yoğun toplu cezalandırma rejimlerinden biridir.

İsrail, bunu yaparken yalnız değildir. Arkasında yalnızca silah teknolojisi değil, küresel güç mimarisinin sağladığı siyasal dokunulmazlık vardır. “Demir Kubbe” sadece bir savunma sistemi değildir artık; aynı zamanda Batı’nın İsrail için kurduğu ahlaki koruma kalkanının da adıdır. Gazze’de hastaneler vurulurken, çocuklar enkaz altında kalırken, yardım konvoyları hedef alınırken “İsrail’in kendini savunma hakkı” söyleminin otomatik biçimde devreye girmesi tesadüf değildir. Bu söylem, modern dünyanın en organize meşruiyet üretim mekanizmalarından biridir.

Meselenin adını doğru koymadan hiçbir yere varılamaz. Ortada bir “Filistin sorunu” yoktur. Ortada açık biçimde bir İsrail sorunu vardır. Çünkü sorun yalnızca toprak ihtilafı değildir; modern sömürgeciliğin, etnik üstünlük anlayışının ve militarist yayılmacılığın güncellenmiş bir biçimidir. Bu nedenle İsrail’i yalnızca dini bir bağlamda okumak eksik kalır. Asıl mesele, Siyonizm’in modern ulus-devlet şiddetiyle birleşerek ortaya çıkardığı ideolojik yapıdır.

İsrail’in hâlâ kesin sınırlar tanımlamaması basit bir diplomatik ayrıntı değildir. Bu durum, yayılmacılığın stratejik karakteriyle ilgilidir. Sürekli tehdit söylemi üreten bir devletin kalıcı barış yapması zaten zordur. Çünkü savaş hali, İsrail’de yalnızca güvenlik meselesi değil; iç siyaseti konsolide eden, uluslararası destek mobilize eden ve yeni işgalleri meşrulaştıran kurucu bir mekanizma işlevi görmektedir.

Gazze’nin yıkımıyla birlikte dünya kamuoyunda önemli bir kırılma yaşandı. Uzun yıllar boyunca Hollywood’dan medyaya, akademiden siyasete kadar kurulan tek yönlü anlatı ilk kez bu ölçüde sarsıldı. Sosyal medya çağında insanlar sansürlenmiş gerçekliğin dışına çıkabildi. Enkaz altından çıkarılan çocuk bedenleri, açlıktan ölen siviller ve sistematik yıkım görüntüleri artık saklanamıyor. Bu nedenle bugün İsrail, askeri olarak güçlü görünse de ahlaki meşruiyet bakımından tarihte hiç olmadığı kadar büyük bir kriz yaşıyor.

Bunun en çarpıcı örneklerinden biri Amerika’daki protestolar oldu. Amerikan üniversitelerinde başlayan öğrenci eylemleri kısa sürede küresel bir vicdan hareketine dönüştü. Harvard’dan Columbia’ya kadar birçok kampüste öğrenciler İsrail’e verilen desteği protesto etti. Polis müdahaleleri, gözaltılar ve baskılar bile bu dalgayı durduramadı. Geçtiğimiz hafta sonu ABD’nin farklı şehirlerinde on binlerce insan, Washington yönetiminin İsrail’e ayırdığı milyarlarca dolarlık askeri bütçeyi protesto etmek için sokaklardaydı. Bu yalnızca Filistin dayanışması değildi; aynı zamanda Amerikan dış politikasına karşı büyüyen toplumsal öfkenin de dışavurumuydu.

Çünkü insanlar artık şu soruyu daha yüksek sesle soruyor: Kendi vatandaşına sağlık hizmeti sunmakta zorlanan bir devlet neden milyarlarca doları başka bir ülkenin savaş makinesine aktarıyor? Gazze’deki savaş, yalnızca Ortadoğu’nun değil, Batı toplumlarının iç krizlerini de görünür hale getirdi.

Öte yandan İran ile yaşanan gerilimler, bölgesel savaş ihtimalini sürekli canlı tutuyor. İsrail’in İran’a yönelik saldırıları ve buna karşılık verilen cevaplar, Ortadoğu’nun ne kadar kırılgan bir dengede durduğunu yeniden gösterdi. Fakat burada dikkat çekici olan nokta şudur: Bölgesel aktörlerin büyük kısmı kontrollü gerilim siyaseti yürütüyor. Sert açıklamalar ile fiili çatışma arasındaki mesafe dikkatle korunuyor. Çünkü bölgedeki iktidarların önemli bölümü, varlıklarını küresel sistemle kurdukları ilişkiler sayesinde sürdürüyor.

Bu nedenle Filistin meselesi yıllardır büyük ölçüde halkların vicdanına bırakılmış durumda. Devletler çoğu zaman kınama cümlelerinin ötesine geçmiyor. İslam dünyasının sahip olduğu askeri, ekonomik ve stratejik kapasite düşünüldüğünde ortaya çıkan tablo daha da trajik hale geliyor. Milyarlarca dolarlık savunma bütçeleri, görkemli zirveler ve hamasi açıklamalar, Gazze’de akan kanı durdurmaya yetmiyor.

Fakat burada başka bir yanılgıya da düşmemek gerekir. İsrail’i yalnızca sloganlarla durdurmak mümkün değildir. Sürekli öfke üretip sonra unutmak, Filistin davasını romantik bir vicdan nesnesine dönüştürüyor. Oysa mesele son derece somut güç ilişkileriyle ilgilidir. İsrail’in diplomatik ağları, teknoloji sermayesiyle ilişkileri, medya etkisi, enerji-jeopolitiği ve küresel finans sistemindeki bağlantıları doğru analiz edilmeden gerçek bir mücadele hattı kurulamaz.

Aynı şekilde her eleştiriyi “antisemitizm” etiketiyle bastırmaya çalışan yaklaşım da artık eskisi kadar etkili değil. Dünyada giderek daha fazla insan, Yahudilik ile Siyonizm arasındaki farkı görmeye başladı. İsrail devletinin politikalarını eleştirmenin bir halk düşmanlığı değil, evrensel hukuk ve insanlık adına ahlaki bir tutum olduğunu savunan geniş bir kesim oluşuyor.

Bütün bunlara rağmen İsrail yenilmez değildir. Tarih, en güçlü görünen yapıların bile meşruiyet krizleriyle çözüldüğünü defalarca gösterdi. Bugün Gazze’de yalnızca bir halk direnmedi; aynı zamanda küresel sistemin bütün çelişkileri de açığa çıktı. Belki de bu yüzden dünyanın dört bir yanında insanlar artık Filistin’e yalnızca bir coğrafya olarak değil, adalet fikrinin son sınırlarından biri olarak bakıyor. Hoşça bakın zatınıza…

82 B1 E419 A91 A0 E499277 C E0 D068 82 F9 D6 D F 195 F7