HABER MASADA

Geçtiğimiz haftalarda gazetelerde ve internet sitelerinde yer alan haberi. Biz de aynen aktarıyoruz. Güvenlik kaynaklarının verdiği bilgiye göre yazıldığı iddiası da var.

“Fuat Avni, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yaverlerinden başkası değil.

Fuat Avni bir kişi değil.

Devletin birimlerini halka halka kuşatmışlardır.

Ekibin ilk halkasında Albay Ali Yazıcı vardır.”

Bu haberi medyaya yayanlar, Cumhurbaşkanlığı Başmüşaviri Sayın Malkoç’un doğrulayan, teyit eden bir açıklamasını da “demişti” fiiliyle dayanak ve sağlamlaştırma malzemesi olarak kullanmışlardı.

Fakat yine de Cumhurbaşkanlığı Sayın Başmüşaviri’nin o açıklamasının, toplumumuzda hak ettiği kadar tartışılmadığına tanıktı insanlar. Halbuki bir başmüşavir “demişti” bunları.

- “Cumhurbaşkanı’nın sürekli en yakınında olan yaverlerinin FETÖ bağlantılı olmasıyla ilgili ciddi tereddütleri vardı.

- Yaverleri seçip gönderen Genelkurmay Personel Dairesi de FETÖ’nün elindeydi.

- Bunu bilen Cumhurbaşkanımız son üç aydır başyaverini çok mecbur kalmadıkça yanında tutmuyordu.

- Aslında görevden azledecekti.

- Onuru zedelenmesin diye yollamak için Ağustos’taki Yüksek Askeri Şûra’yı bekliyordu.

- Başyaver Ali Yazıcı’ya güvenmediği için de Marmaris’e tatile giderken bu defa yanına almadı.

- İyi ki de yanına almamış.

- Bunun aksini düşünmek bile istemiyorum.

- FETÖ üyesi Ali Yazıcı o gece Marmaris’te olsaydı çok daha korkunç şeyler yapabilirdi.”

9 tane madde şekli verdiğimiz Sayın Başmüşavir’in “demişti”leri aynen böyle.

Tek tek üstünde durarak anlamaya çalışalım, 15 Temmuz “Sabahsız İhanet”inin önemli ayrıntılarından birini.

CERRAH NEŞTERİ VURUYOR

İlk maddede vurgulanan Sayın Cumhurbaşkanı’nın yaverleri dolayısıyla bir sıkıntısı, bir rahatsızlığı, bir endişesi olduğunu hisseden, bilen, öğrenen Sayın Başmüşavir, neden bir çözüm üzerinde çalışmamıştır ya da girişimde bulunmamıştır? Madem ki farkındaydı o tereddütlerin..

Yoksa 5. maddede sözünü ettiği “onur”, Sayın Başmüşavir’e de mi engel olmuştu? (Bir Cumhurbaşkanlığı Başmüşaviri’nin, Sayın Cumhurbaşkanı’na yaverleri hakkında da bilgi sunabileceğini kabul etmemiz, yanlış olmasa gerek.)

2. Madde, hedef gösterme maddesidir. Lakin ifadenin, adı geçen daire karşısında bir çaresizlik itirafı çağrıştırması, makamın Cumhurbaşkanlığı makamı olması dolayısıyla kabul edilemez. Seçilip gönderilen, bir seçime daha tabi tutulamaz mı? İkinci şık, Başmüşavir’in vurguladığı gibi tereddütlü yaşamak mıdır?

KAN KAYBI VAR

Cumhurbaşkanı’mızın bildiği, 3. maddede dikkatlere sunulurken, bilmenin neyi kapsadığı biraz muğlak kalmıştır. Bilinen, o dairenin FETÖ elinde olması mıdır? O dairenin gönderdiği Başyaver’in FETÖ’cü olması mıdır? Gerçi, çok mecbur kalmadıkça, gibi bir açıklık getirici cümlecik de var ama, mecburiyetlerde hâlâ yakın durdurulması, sanki tehlikeyi uzaktaki daireye taşıyor havası veriyor.

AMA AŞI TUTMAMIŞ

4. Madde, bu ülkede sivil iktidarların, askeri personel üzerindeki tasarruflarından birini gündem yapmasına rağmen, Sayın Başmüşavir 5. madde ile Sayın Cumhurbaşkanı’mızı, yanlış olduğunu düşündüğümüz bir zan’la ilgilendirmektedir.

(Sayın Cumhurbaşkanı, Başbakan iken, o günlerde hayatta olan Demirel’e, “Ben şapgamı alıp gitmem, gerekeni yaparım” iğnesini batırdığında, ya da kimilerinin gönderme yaptı dediğinde, Demirel’in, “Ben komutan görevden aldım” cevabını verdiğini Sayın Başmüşavir hatırlamakta zorlanmamalıydı. Bakınız Cemal Tural meselesi...)

Zira Cumhurbaşkanı’mızın güvenliği, esenliği, selameti başyaverlerin onurunun zedelenebileceği ihtimalinden önce düşünülmelidir.

KAN ARANIYOR, RADYOLARIN OYUN HAVALARI PROGRAMINDA

Başyaversiz tatilin açıklaması 6. maddede anlatılmış. “Bu defa” ifadesi ise önceki birlikteliklerin kanıtı. Uçak yolcusu ünlü gazetecilerden bir Sabah yazarının 20 Temmuz 2016 tarihinde yazdıklarını da hatırlayalım. Melih Altınok diyor ki:

“Lüzumsuz ‘darbe’ şakalarıyla bilinen bu zatı, Cumhurbaşkanı ile gittiğimiz gezilerden bilirim. Hiçbirimiz ciddiye almaz, güler geçerdik. Ancak darbe girişiminin ardından ne kadar ciddi olduğunu anladık.”

Bir başyaver neden “lüzumsuz” sayılacak ve içinde “darbe” kelimesi geçen şakalar yapar? Hem de ünlü ve uçak yolculuklarına davet edilmiş gözde gazeteciler topluluğuna?

Bir test mi yapıyordu? Bir yem mi atıyordu?

Hazırlıkları bağıra çağıra yapılan darbenin toplantılarından haberdar mı idiler?

Darbe sezgileri var mı idi? Seyahatlerdeki alışverişlerin ötesinde konu ettikleri ülke meselesi nedir? Gibi sorulara cevap mı arıyordu?

Cumhurbaşkanı’nın tereddütleri olduğu ve fakat yakını gazetecilerin ciddiye almadıkları, Başmüşavir’in de uzaktan bakıp geçtiği ve 15 Temmuz sabahsız ihanetinde önemli rolü olan bu başyaver olayı, bürokrasimizin beyin röntgenlerindendir.

YA BİZE DE BİR ŞEY OLSAYDI

7. Maddedeki aferincilik kolaycılığı ve puan toplamacılığı gelecek için çare değildir. O kelimeleri dua olarak çok söyledi insanlarımız.

8. Maddede kendini öne çıkaran Başmüşavir’imize bu ülkenin insanlarının, o Başyaver hakında önceleri ne düşünmüştünüz, lütfen açıklayınız, deme hakları vardır. Madem ki “düşünmek” le ilgiliydiler...

Zira o Başyaver’in gücünü ve neler yapabileceğini bildiğini 9. maddede bir güzel izah etmektedir.

“Korkunç şeyler...”

“Çok daha korkunç şeyler...”

Normal şartlar altında normal insanların bu kadar bilgi karşısında dahi beyinlerini kamaştıran bu olayın arka yüzündeki gerçek, eğer bu anlatılanlardan farklı ise, öğrenildiğinde çok yıllar geçmiş olacak.

“Hiçbirimiz” sınıfına sokulanlardan birinden “çok yıllar sonra” şöyle satırlar okursa o günün insanları, bugünleri yaşayan bizler acaba ne düşünürüz?

“O uçak yolculuklarında o yaverin tavrından ve konuşmalarından yakında bir ihtilalin patlak vereceğini anlıyordum ama, medar-ı maişet motorunun çalışıyor olması, evlad-ü ıyal durumları, sosyal statüm ve itibarım, dahası FETÖ’nün kendilerine yapılan en küçük hatalara dahi büyük cezalar veriyor olduklarını biliyor olmam, vesaire vesaire...”

Ya da oralardaki bir çaycı personelden şöyle anılar duyduğunda insanlar...

“Ne zaman kahve götürsem, telefonla ben Fuat Avni diyerek konuşur bulurdum. Bir keresinde başmüşavir ağbimize kim bu Fuat bey diye sorduğumda, başyaver’in çok şakacı biri olduğunu söylemişti.” Mesela dedik!

HAFIZA-İ BEŞERE NOT BİR

Varsın siz ilgisi yok sayın. İşte böyle bir gazeteci anısıdan bahsetmemin tam yeridir diyorum.

90’lı yıllar. Çalıştığım SSK hastanesine yolu düşen duayen gazetecilerden Mete Akyol o hafta yazmıştı gazetesinin ilavesinde.

“1971’in muhtıralı günleri. İstanbul emniyetinden üst düzey bir arkadaşımla Ankara’ya gidiyorum. Sabaha karşı Eskişehir’e vardığımızda, arkadaşım Emniyet’e uğramak için benden ayrıldı. Ben sabah çorbası peşindeydim. Biri seslendi sokağın ucundan. Baktım, Deniz Gezmiş’ti. Gittim konuştuk. Ben emniyetçi arkadaş görür endişesindeyken, ayrıldık. Sonra biz Ankara’ya devam ettik. Şimdi geriye dönüp baktığımda, (acaba) ihbar etse idim, belki idamına giden çizginin bozulmasını sağlayabilirdim, pişmanlığım da vardır.”

Olay bu.

Bu karşılaşma gününde tek resmi kanal TRT’nin radyolarının ajans saatlerinde, aranan anarşistlerden Deniz Gezmiş’in Malatya civarında görüldüğü ihbarlarının da okunduğunu katın bu kadarcık bilgiye...

Zaman farkı işte böyle bir şey!

VE NOT İKİ

Bu yazıya burada nokta koyduğumda, 22 Eylül 2016 Hürriyet’inden bir Ertuğrul Özkök yazısı, devam dedirtti bana. “Sınıfın inek öğrencisi Cüneyt A330 Hababamlarını gammazladı” başlıklı o yazının, bizim tezimizi ilgilendiren bölümünü okuyoruz.

“Yıllar önce, rahmetli Özal’ın Berlin ziyareti sırasında Güneri Civaoğlu, Yalçın Doğan ve ben de salondaki konuşmaları kırıp şehri gezmeye çıkmıştık.

O nedenle Özal’ın danışmanı Cem Duna’nın üçümüz için Fransa Cumhurbaşkanı Chirac’la ayarladığı özel mülâkat fırsatını kaçırmıştık.”

Özal’dan bugüne... Kaç yıl geçmiş aradan? Şimdi itiraf ediliyor. Zaman, gerçekleri bilmeden, öğrenmeden, okumadan ölenlerin (gazete okuyucularının ve gerçek peşinde olanların) sayısını bilmezmiş.

Biz o sayıyı kabartmayalım.

KİME NE YAKIŞIR BİZ BİLİRİZ

Bir kadın yazar, iktidara yakın bir gazetede köşe tutmuş bir kadın yazar, neden meramını Türkçe ve kullanımdaki kelimelerle anlatmak istemez? Neden manasını öğrenmek için sözlük açmayı gerektiren fakat ilk intibaı kirlilik olan kelimeleri tercih eder?

Pespaye kelimesi bir farsça sıfattır. Alçak, soysuz, aşağılık manalarına karşılıktır.

Bir kadın yazar, iftiralarla dolu yazısına cevap yazma nezaketini gösteren bir büyüğüne, (saygısızlık sendromundan muzdarip olsa da) başlağında ve içinde pespaye kelimelerini çok kullandığı bir yazıyı neden kaleme alır?

Neden Türkçeden kaçıp Farsçaya sığınır?

Yetiştiği yer, bir kadının ruhunu bu kadar mı tahrip eder?

Sabri Tekir Hoca diyorki, bir kadın yazar diye tanıttığımız köşeciyi analiz ederken:

“Genetik kodlamalarınızda can yakma özelliği var!”

Başka söze hacet bırakmadan anlatmaktadır bu teşhis bütün FETÖ yetiştirmelerini.

Genetik kodlarıyla oynanmış insanlarımızdır onlar. Haklarında ne yapılacaksa bu teşhisin ışığından faydalanılmalıdır.

Sanki kendisi üst makam insanıymış gibi savcıları göreve çağırıyorum, beni soruştursunlar emirciliğiyle şöhretçilik oyunundan rol kapmaya çalışmasını bir yana koyarak ona şu öğüdü vermek isteriz.

Çok sevdiğin o farsça sıfatla kelime sayısını artırdığın yazılarında Milli Gazete’nin ve Saadet Partisi lideri sayın Mustafa Kamalak’ın adı geçmesin.

FETÖ’cülük bu ülkenin hiçbir kızına, kadınına yakışmaz! Sen hariç…

Mustafa Tekinkuş’un bu paylaşımını gördüğümde, hüzünlü bir sevinç kapladı içimi. Yeni baskılarının hazırlığını yaptığım 1997 baskılı bu kitabımızın kapağı 15 Temmuz’da yaşandı. Dahasını söylemek mi? Şimdi değil.

Sitemize attıkları yazılarıyla ve telefonlarından bizzat sesleriyle, hak etmesek de, iltifatlarını ve dualarını esirgemeyen Ahmet Karal’a, Sabri Gümüş’e, Kemal Yöndem’e, Ensar Tuna’ya sevgi ve muhabbetlerimizi özel göndermemizi okuyucularımızın hoş göreceğini biliyoruz, sevincimize iştirak edeceklerini de…