Bu yazı 16 Nisan 2016 tarihinde bu sayfada yayınlanmıştır

Nasreddin Hoca’mızın bu fıkrasını çok severim. Çok kere kullanmışımdır. Bugün bir daha yazıyorum.

Bindiği dalı kestikten hemen sonrası…

Düştüğü yerden kalkan Hoca, koşar yetişir, ikazcı adamın peşinden.

“Benim düşeceğimi bildin, öleceğimi de bilirsin..”

Adam çaresiz… Nerden karşılaştı Nasreddin Hoca’yla. Bir fıkrasının isimsiz kahramanı olmak kaderiymiş ama… Sonrasından sorumlu değil. Cevabı da öylesinedir adamın.

“Aslında sen şimdi öldün. Düştüğün yerde bekle. Gelip kaldırsınlar.”

Denileni harfi harfine tutar Nasreddin Hoca’mız. Lakin ne gelen var, ne giden. Akşehir dağı her zamankinden daha ıssız üstelik. İş başa düştü der ve yola düşer.

Kuşluk vakti evine vardığında, avlunun kapısından seslenir.

“Hanım ben öldüm. Akşehir dağına gelsin komşular. Cenazemi kaldırsınlar.”

Nasreddin Hoca’nın evinden ağıtlar yükselir. Bu haber ocağa bir ateş düşmesi diye yorumlanmıştır karısı tarafından.

“Gitti, gitti! Dağ gibi Nasreddin Hoca gitti.”

Komşular yetişirler hemen. Fakat Nasrettin Hoca’nın ölüsü yok evde.

“Hoca’mız nerede öldü?”

“Akşehir dağının yamacında.”

Ordan gelen giden olsa, biz de görürdük ama…

“Kim haber verdi sana?”

Kadıncağız birlikte yaşadıkları onca yılın sıkıntılarının, zorluklarının sebebini anlatıyor gibidir cevabında.

“Garibin kimi varki? Geldi, kendi söyledi.”

Şairler de garip insanlardır. Nasreddin Hoca’mız gibi ölenlerimizden biri de şairimiz Asaf Halet Çelebi’dir. Edebiyat Fakültesi’nden çıkıp hastaneye yetişmek aceleciliğini yaşarken, kapıda karşılaştığı mesaiye yeni gelen bir memura derki:

“Arkadaşlarıma haber ver. Ben şeker komasına giriyorum. Beni bulsunlar.”

O zat diğer çalışanların yanına vardığında sorar.

“Asaf Halet’i gördünüz mü?”

“Biraz önce buradaydı” derler.

“Yok, yok” der  o haberci, “Şeker komasına girmiş. Şimdi hastanede olmalı.”

Herkes şaşkın. “Sen nerden biliyorsun?”

Yeni gelende bir pişkinlik.

“Kendisi söyledi.”

Giderler, Çapa Tıp Fakültesi’nden alırlar cenazesini.

Niye yazdığımı bu satırları, belki hala sorgulayanlar olabilir diyerek, aşağıdaki karalamayı da ek olarak sunuyoruz hoşgörüleceğimi ümit ederek…

NAZ MAKAMINDA

“Eloğlu” gibi..

“Balcı, yaz dedi…

Adım Necati Tuncer,

Eczacıyım. Gramın binde birini

Tartmışlığım; kimya analizlerini

Yapmışlığım vardır.

Mizah yazıları da yazarım kırk yıldır.

Doğrusu kırküç yıldır.

Büyük oğlumun yaşı hesabınca,

Akşam olunca, ufuklar kararınca,

Karınca kararınca yazmışım,

“Değmesin” diyerek yanmışım.

Dağlıyım. Saliheyn’in Salih’in oğluyum.

Menderes hükumetinin çocuğuyum.

Halkçı muhtarın ilmühaberinde

Kaydına girmişim Türkiye Cumhuriyeti’nin.

Yaşayan çocuklar kaidesi,

Ve muhtar kanaati önemli;

Yaz-sil’mi olsun devletin defteri?

Kırattı, Erbakan’dı derken,

Yaşım kırka dayandı şimdi.

Saçlarıma aklar düştü,

İhtiyar oldum, erken…

Tam üç ay önce, sordum kendime

Kaç Temmuz geçti? Yıl ikibinonaltı…

Pensilvanya caddesi ayak altı,

“Değmesin Yağlı Boya” Çınaraltı..

Kimi Gül verir, kimi “Sever”

Kiminin üstü “Koru”r, kiminin altı yaver

Çayını dahi içmedik resmiyetin,

Bulunmadık içinde uçaklardaki heyetin.

Ecza terazisi kullandım amma,

Vatan sevgisindendir hassasiyetim.

İki ananın “kuzu”su olmak,

Özel halimdir benim.

Üç ay öncesinden, “Fetö” darbesini

Ensesinden tutmak ,

Devlete, hükumete ve tüm muhalefete

“Kamuflaj günlerinde”n

Ve ünlü “Enişte”lerden

Tam üç ay, dile kolay

Haberlendirmek gibi bir özel haldir.

Bu hal, ne haldir?

“Fetö” cidaldir alış-veriş çarkında.

Ceviz ağacı (da) Gülhane parkında

Diyor Hikmet-i Nazım,

“Değmesin Yağlı Boya”nın farkında

Olmayanlara geçse ne olur,

Geçmese ne olur nazım?

Herkes kendi ününün,

Kurtaracağı gününün peşindeyken,

Notu düşülsün isteriz,

Tarihe. Bizim

Düğümü çözdüğümüzün!

Yerinde olan ve olmayan taşlar

“Cemaatin uzun yıllar en önemli görünen ismiydi. Son zamanlarda kendisine verilen misyonu anlamakta zorluk çekiyorum. Yani birden bire bir  insan 30 yıl içinde olduğu toplumsal bir yapıya karşı bu kadar değişemez.”

16 Nisan 2016’da yapılmış bir röportajdan aldım bu satırları. Anlatan Fehmi Koru. Anlatılan H. Gülerce.

AD kartelinin devşirmesi yazarın “itirafçı” demesine çok bozulan ve asla öyle olmadığını iddia eden H.Gülerce’ye biz de katılıyoruz.

Zira itirafçılık, başkalarının bilmediklerini, devletin işine yarayacak şekilde anlatmaktır. H.Gülerce’nin yaptığı bu değil.

O herkesin bir gün ya da birkaç saat öncesinden bildiklerini (başka itirafçılar veya zanlılar anlattığından) akılları karıştıracak, suları bulandıracak ve devletin hiç işine yaramayacak şekilde deforme etmekle görevlendirilmiştir.

Fehmi Koru’nun anlayamadığı misyon budur. Ve onun da vurguladığı gibi H.Gülerce hiç değişemez, değişmemiştir. Ki sayın Fehmi Koru bu anlayamamasını dillendirirken, kendisinin öyle huyunun olamayacağını itiraf etmektedir. Biz de katılırız.

“Aziz Yıldırım ağzını yumsaydı, bütün bunlar başına gelmezdi.”

Bu cümleyi onun ağzından, “Mücadeleci” arkadaşının tv kanalındaki pazar işgalini bitirirken duyunca, onu bir daha ve buradan yazmalıyım kararı vermiştim. Şimdi yaptığım budur.

3 Temmuz’un, 3 temmuz’dan önce bir uçak içinde sarfedilmiş bir cümlenin Pensilvanya’ya gitmesiyle kurgulandığını, kumpaslaştırıldığını bilen bir H.Gülerce, bu tanıklılığını 15 Temmuz’dan sonra ancak (!) açıklıyorsa, bu şahsa itirafçı denilemez.

İkincisi, cezalandırılan kimseleri, ağzını yummamakla suçlamak, hangi hukukun maddelerinde vardır veya hangi dinin fıkhında başlık olmuştur.

H.Gülerce’nin bu ceza onaylama pozisyonu, otuz yılda tamamladığı FETÖ eğitiminden kaynaklıdır. Zira birkaç gündür tv programlarının konuğu olan ve “Cübbeli” sıfatıyla ünlenen kişi de aynı susturuculuklarla muhatap olmuştur.

“Cübbeli”bey kendisine kurulan FETÖ kumpasını anlatırken şu ayrıntıyı da paylaştı dinleyiciler ile: “Bana yol gösterdiler. H.Gülerce ile görüş. Ben de görüştüm. Bana dediki: Sen de sussaydın, konuşmasaydın…”

Aziz Yıldırım ağzını açmasaydı, 3 Temmuz olmayacakmış. “Cübbeli” bey sussaymış elli iki yıl hapisle yargılanmayacakmış.

Hal böyle ise, ağızlarını açmadıkları ve sustukları için kurtulan (!) insanların listesini açıklamasını H.Gülerce’den istemek hakkımızdır.

Bu kadar gezintiden sonra acilen geleceğimiz nokta, “Erbakan olsa ihtilal başarılı olurdu” su-i zanı üstüne bizim de birkaç cümle beyan etme arzumuzdur. Birkaç gündür bu konu gazetemizde arkadaşlarımızca enine boyuna yazıldı. Hepsine katılıyoruz ve noksan bulmuyoruz. Lakin bizim diyeceklerimiz biraz farklı. Belki buralar bizim, diğer yazarlarımıza göre “edep” azlığımızdan kaynaklı olabilir. Fakat yapacak birşey yok. Zira sormam gerek, söylemem gerek.

Sayın “Cübbeli” bey, “Erbakan olsa” derken, rahmetli Erbakan Hoca’mızın da “ne istedilerse” yahut istemeye cesaret edebilirlerse vereceğini de mi söylüyor? Bu bir. 28 Şubat’ın, rahmetli Erbakan vermediği için yapıldığını zihinlerden silmek mi istiyor? Ona mı düşerdi? Bu da iki.

Konu 15 Temmuz olunca, sayın “Cübbeli” bey rahmetli Erbakan Hoca’mıza su-i zanda bulunmadan önce şahsının başına gelenleri düşünmeliydi diyoruz.

Mesela “vermek” fiilini çok düşünmeliydi.

Acaba diye sormalıydı kendi kendine.

Ne istediler ise.. “Beni de mi istemişlerdi?”

Dahası da var o soruların. Mesela “Beni de mi vermişlerdi” gibi.

Hiçbir AKP yetkilisi ziyaretime gelmedi de diyen sayın “Cübbeli” bey, ziyaretine beklediklerinin, “verme” fiili icracısı olduklarını da bilmiyor olamaz, değil mi ey insanlar! Ankaralı Gökçek, ben çok verdim, demişti; dört kurucudan biri de evet çok verdik, diye tasdiklemişti.

Bir de şu nokta var. AKP’lilerin, yani ziyarete gitmeyen AKP’lilerin hakkını da korumalıyız.

Beni gözetleyen bir yahudi mahkum vardı, ifadesi de sayın “Cübbeli” bey’in. Ben uyurken dahi uyanık bakıyordu.

Peki, o mahkumdan bir o mu haberlidir? İnsan göz göre göre istikbalini tehlikeye atıp, Amerikalara gidecek raporlarda adı olsun ister mi? Yani onları senin de böyle anlamanda bir mahzur yoktur sayın “Cübbeli” bey.

Rahmetli Erbakan Hoca’mızı hiç anlamamış olsan da…

Yoksa süpürge mi yetmez

AKP’nin yetkili yöneticilerinden sayın Y. Aktay geçtiğimiz günlerde, FETÖ’nün siyasi ayağı konuşulurken şöyle bir şeyler demişti.

“En temiz parti, bizim partidir.”

Biz de inanmak isteriz. Lakin bu beyanatın soruları da var.

En temiz parti derken, diğerleri bir şüphe anaforuna itilmiyor mu?

Diğerleri hakkında bir bildiğiniz ve belgeniz varsa, bunu niye açıklamıyorsunuz?

Bu temizlik, diğerlerinin temiz olmazlık oranı mesela yüzde kırklarda iken, bizim partide yüzde otuzlardadır demek gibi midir?

Partilerin FETÖ bağlantılarının olup olmaması böyle anlatılırsa, bu ülke insanlarının aklına siyasetimiz temizmiş ihtimali gelebilir mi?

“En temiz”liğin tam temizliğe dönüşmesini bekliyoruz.

Kupalar kıymetli olmalı

Yıllar önce, FB’nin niçin Türkiye Kupası’na uzak durduğu konu edilirken bu sayfada yazmıştık bu espriyi, FB ağzıyla.

“O kupaları alacağız da ne olacak? Koyacak yer mi var?”

Baktık şimdi GS başkanı sayın Özbek’in dilinde bu espri. O da diyorki:

“Kupaları koyacak yerimiz kalmadı.”

TV kanallarında futbolumuzdaki FETÖ etkisi şahısları ve belgeleriyle dillere düşmüşken ve hatta Temmuz ayı içindeki FETÖ  ihanetli günler temizleniyorken… Sayın Özbek’in bu cümlesi çok manidar. Şu ana kadar hiç kimse şuraya gelecek, buraya gidecek gibi kupalı bir cümle kullanmamışken hem de..

**

Son kupa maçında üç oyuncusu üç penaltı atamayan ve kalecisi üç penaltıdan üç gol yiyen bir takımın teknik direktörü ertesi gün nasıl anlatılırmış öğrendik gazetelerimizden.

“Oyuncularına sahip çıktı!”

Bir ülkede gazetecilerin de “oyuncu” olduğu ancak böyle ispatlanabilirdi. Bu ülke bunları haketmiyor.

Darbeyle marbeyle ilgimiz yoktur, ayrıca pensilvanya’yı da ilçe yapacağız...