Yayın Kurulu’nda toplantı halindeyken, gazetemiz Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Kurdaş bir zarf uzattı.

Açtım, baktım yıllarca Erbakan Hocamızın en yakınında hizmet ifa etmiş, Milli Görüş davasının yılmaz çilekeşlerinden İbrahim Titiz ağabeye gönderilen bir mektup.

Ama, çok ama çok “farklı” bir mektup!

İlk etapta mektuba iliştirilmiş bir “bilezik” fotoğraf dikkatimi çekti. 

Peki, bu mektupta neler yazılıydı ve mektuba iliştirilen bilezik ne anlama geliyordu

Mektubun yazılış tarihi; 6 Mart 2016. Yani, daha bir ay bile olmamış.

Çok ilginç bir detay daha; mektubu gönderenin ismi ve imzası da yok!

Mektuptaki şu satırlar dikkat çekici:

“Esselamüaleyküm hocam.

Hocam size bir emanet veriyorum.

Bu bende durduğu sürece dünyalık.

Bugünden sonra ahiretliğim olacak inşallah.

Hocam şahit olun, bunu Rabbimizin rızası için veriyorum!

Bu davada Rabbimin razı olduğu yerde harcatsın.

Selam ve dua ile…

Not: Sizden de dualar bekliyoruz; bu davada ayağımızın sabit kalması için…”

Mektup bu temenniyle sona eriyor.

***

Peki, bu mektuptan ne anlamak lazım Öncelikle ben ne anladığımı ifade etmek istiyorum, izninizle…

1) Ben bu mektupta, kapısında, “Rüşvet alan da veren de mel’undur” yazan Refah Partili belediye başkanlarının seçim kampanyalarında, gecesini gündüzüne katan, uzun gecelerde sabahlara kadar karşılıksız ve sırf Allah (C.C.) rızasını kazanmak uğruna pankart ve afiş çalışması yapan o fedakâr ve cefakâr insanların emeklerini gördüm…

2) Ben bu mektupta, 1994 mahalli seçimlerinden hemen sonra sokaklarında çöp deryaları biriken İstanbul’umuzu temiz ve yaşanır kılmak için haftalarca fedakârlık yaparak çalışan Refah Partililerin temiz ve ışıltılı alınlarını gördüm…

3) Ben bu mektupta, 1980 öncesinde Necmettin Erbakan’la neredeyse özdeş hale gelen ve kimileri tarafından ‘ti’ye alınan ‘Ağır Sanayi Hamlesi’nin ipuçlarını müşahede ettim…

4) Ben bu mektupta, kabalığı zihninden tamamen yok etmiş, en zorlu rakiplerine bile hitap ederken inceliği ve zarafeti esas almış bir davanın köklerini hissettim…

5) Ben bu mektupta, Erbakan Hoca’nın Başbakanlığı döneminde oluşturduğu ‘havuz’ sistemiyle ranttan nemalanan bazı kesimlere yaşattığı korkulu rüyaların yansımasını gördüm…

6) Ben bu mektupta, güne ve işe “Allah” ve “Bismillah” ile başlanmasını ilke edinen, bu ilkeleri dert edinecek gençlik yetiştirmek için “zikzaksız” bir çizgi ve istikamet izleyen bir misyonu gördüm…

7) Ben bu mektupta, milli ve manevi değerlerimizi anlatmak, savunmak için kurulması planlanan TV-gazete-radyo kısacası medya için elindekini, avucundakini hiç karşılıksız ortaya koyan Mü’minlerin içten haykırışlarını işittim…

8) Ben bu mektupta, yemekten sonra ellerini semaya kaldırarak dua eden, namazlarını dosdoğru kılan, milletimizin geleceği için çaba gösteren, çalışan Anadolu Gençlik Derneği (AGD) yurt ve evlerinde kalan tertemiz alınları gördüm…

***

Ben, İbrahim Titiz ağabeye yollanan bu mektubu okuyunca bunları düşündüm.

Peki, ya siz!..

RÜYAMIN DİĞER YARISI!..

İlk kez paylaşıyorum…

Epey oldu, bir rüya görmüştüm.

Rüyamda, Mustafa Kurdaş ve Mustafa Yılmaz, Milli Gazete’de köşe yazılarına yeniden “Bismillah” diyorlardı…

Bu zaten benim bu köşede de başka platformlarda da yüksek sesle dile getirdiğim bir görüşüm…

Hemen her gittiğim yerde, “Kulis Ankara keşke yeniden başlasa. O tat bambaşkaydı…” temennilerini de her iki isme zaman zaman aktardım.

Bir süredir okuyorsunuz; Mustafa Kurdaş, bu kez farklı bir formatta “Başyazı”larına başladı. Genelde gazetenin manşetiyle ilişkili perde arkası ve anlamına dair geniş kapsamlı yazılar kaleme alıyor. Bu yazıların büyük bir ilgiyle izlendiğini söylemeye gerek yok. Hayırlı olsun…

Fakat rüyamın diğer yarısı hâlâ “nadas”ta…

Bir kez daha vurgulamak isterim; gerek “kulis” gerekse “üslup” açısından benim şahsen Türkiye’de “birkaç kalem”den biri olarak tanımladığım Millî Gazete Ankara Temsilcisi Mustafa Yılmaz, “Kulis Ankara” yazılarına yeniden başlamalı…

Tabii ve elbette her şeyden önce sağlık…

Öncelikle sevgili Mustafa Yılmaz’ın sağlığına tam kavuşmasını ve sonrasında da rüyamın diğer yarısını tamamlamasını dilek ve temenni ediyorum…

SEDEF ÇİÇEĞİ…

mahkeme salonunda 80’li yaşlarında iki çift dikkat çekiyordu. Adam inatçı bakışlarıyla nine ise ağlamaktan iyice çukurlaşmış gözleri ile bıkkın bakışları süzüyordu.

Ve hâkimin tokmak sesi ile sessizlik başladı. “Anlat teyze neden bu kadar yıl sonra boşanmak istiyorsun ”

Kadın derin bir nefes aldıktan sonra başladı anlatmaya; “Yetti gari! Bu herif 50 yıldır canıma tak etti. Bizim bir sedef çiçeği vardı hâkim bey! O çiçeği bana verdiği çiçekler arasından kopardığım bir yaprağı tohumlamıştım, öyle büyüttüm. Yavrumuz olmadı, onları yavrum bildim… Bir süre sonra çiçek kurumaya başladı. O zaman adak adadım. Her gece güneş açmadan önce bir tas suyla sulayacağıma. İyi gelirmiş dediydiler. 50 yıl oldu. Bu herif bir gece kalkıp bir tas su vermedi çiçeğe. Ta ki geçen geceye kadar... O gece takatim kesilmişti uyuya kalmışım. Ben böyle bir adamla 50 yıl geçirdim ondan bir kerecik bir şey görmedim. Her şeyi benden bekliyor. Onsuz daha iyiyim hâkim bey…”

Hâkim, yaşlı amcaya dönerek, “Diyeceğin bir şey var mı bey amca ” dedi.

Adam bastonuyla zor yürüdüğü kürsüye suçlanmış duygusuyla geldi. Başladı konuşmaya;

“Askerliğimi reisicumhur köşkünde bahçıvan olarak yaptım. Fadimemi de sedefleri de orda tanıdım. Ona en güzel çiçeklerle buketler yapardım. İlk evlendiğimiz günlerde boyun ağrısı ile onu hekime götürdüm. Hekim, ‘Çok uzun süre uyanmadan yatarsa boynundaki kireç sertleşir. Her gece uykusunu bölüp uyansın gezsin’ dedi. Ben de hatuna laf geçiremedim. Tevafuk o günlerde de çiçek kurudu. Ben de ona, ‘Gece kalkıp sularsan çiçek açar’ dedim. O günden sonra her gece onu uyandırdım ve onu seyrettim; her gece o çiçek sularken yavrusu bildiği çiçekleri ben oldum sanki… Her gece o yattıktan sonra kalkıp arkasından saksıdaki suyu boşalttım. Sedef çiçeği gece sulanmayı sevmez hâkim bey! Geçen gecede yaşlılık… Bende uyuya kalmışım, uyandıramadım. Çiçek susuz kalırdı amma hatun yine azıtabilirdi… Suçlandım amma sesimi çıkarmadım hâkim beyyy!”

***

O an mahkeme salonunda herkes sustu… Yaşlı teyze ve amca el ele tutuşarak evlerinin yolunu tuttular.