Şunu en başta netleştirelim: Türkiye bir süredir bilinçli biçimde tek bir kelimeye alıştırılıyor: “umut.” Masum, hukuki ve insani bir kavram gibi paketleniyor. Oysa gerçekte tartışılan şey hukuk değil, siyasettir. Çünkü burada mesele adalet değil; kimin bedel ödeyeceği, kimin sahneden alkışla ineceğidir.

Önce şunu hatırlayalım: Bu ülkede yaklaşık elli yıldır binlerce insanımız toprağa düştü. Gençler dağda, şehirde, karakolda, sokakta can verdi. Analara evlat acısı, babalara mezar taşı düştü. Ve bu acılar kendiliğinden yaşanmadı. Türk’üyle Kürt’üyle bu millet bilinçli biçimde birbirine düşürüldü. Aynı mahallede büyüyenler, aynı camide saf tutanlar, aynı ekmeği paylaşanlar zamanla birbirine şüpheyle bakar hâle getirildi. Bu iklim tesadüf değildi; korku üretildi, öfke diri tutuldu, “beka” söylemiyle toplum hizaya sokuldu.

İşte tam da bu yüzden sormak gerekiyor: Şimdi bütün bunların mimarları hangi yüzle çıkıp “umut”tan bahsediyor?

Bu noktada şahsi ve açık bir cümle kuruyorum; altına da imzamı atıyorum: Hakkımı helal etmiyorum.
Çünkü bu ülkede yalnızca şehitler değil, yaşayan onurlu insanlar da bedel ödedi. Bunu slogan olsun diye söylemiyorum. İlk göz ağrım Milli Görüş’tür. Kırk yıldır bu çizginin ahlakını, dilini ve hassasiyetini bilerek yaşayan bir insanım. Hayatım boyunca ne silahla işim oldu ne dağla ne de herhangi bir örgütle. Buna rağmen, yıllarca körüklenen zehirli dil yüzünden, yaşadığım şehirde kendi camimde namaza gittiğimde bana “PKK’lı” yakıştırması yapıldı. Soruyorum: İnsanların imanını, duruşunu ve geçmişini sorgulama cüretini kim size verdi?

Hafızalar bu kadar çabuk mu siliniyor? Daha dün gibi. Bebek katili için “idam” denildiğinde, o ipi elinizle kestiniz. O gün “devlet aklı” dediniz. O gün “uluslararası dengeler” dediniz. O gün “zamanı değil” dediniz. Bugün ise aynı isim için bu kez “umut” diyorsunuz. Dün idamdan kurtardığınız kişiyi bugün hapisten çıkarmaya hazırlanıyorsunuz. Üstelik bunu yaparken, yıllarca en sert cümlelerle korku siyaseti kuranların şimdi “huzur”, “denge” ve “Anadolu” kelimelerinin arkasına saklandığını görüyoruz.

Ama asıl çelişki burada bitmiyor; tam burada derinleşiyor. Çünkü mesele gerçekten “umut”sa, kimin için umut olduğu sorusu ortada duruyor. Emekliler açlık sınırının altında yaşam mücadelesi verirken, Saadet Partisi Meclis’e “emekliler için umut hakkı” teklifi getirdi. Ne yaptınız? Ret verdiniz.
Gerekçe tanıdıktı: “İttifak ortağıyım, iktidar ortağı değilim.”

Aynı tablo gurbetçiler için de geçerli. Yine Saadet Partisi, yurt dışında yaşayan milyonlarca vatandaş adına “Yurtdışı Türkler için umut hakkı komisyonu kuralım” dedi. Gurbetçinin sesi Meclis’e taşındı. Sonuç değişti mi? Hayır. Yine ret verdiniz.

İşte tam bu noktada soru kendiliğinden geliyor: Demek ki umut bu ülkede emekliye yok, gurbetçiye yok, garibana yok. Ama sıra bebek katiline gelince birden Anadolu’nun huzuru hatırlanıyor, birden “devlet aklı” konuşmaya başlıyor. İnsan sormadan edemiyor: Sizin umut dediğiniz şey gerçekten milletin umudu mu; yoksa yıllardır sert söylemlerle büyütülen bir siyasetin, şimdi sorumluluktan kaçmak için giydiği yeni bir elbise mi?

Bir başka gerçeğin daha altını çizmek gerekiyor. Yıllarca muhalefeti “teröristleri serbest bırakacaklar” diyerek suçladınız. Meydanlarda, ekranlarda, sandıklarda bunun üzerinden siyaset yaptınız. Bugün ise aynı cümleleri bu kez siz kuruyorsunuz. Peki fark nerede? Fark şurada: Bedeli siz ödemeyeceksiniz. Süreci başlatıp geri çekilecek, “devlet aklı” diyerek sorumluluğu buharlaştıracak, bütün siyasi ve ahlaki faturayı yine başkalarının sırtına yükleyeceksiniz.

Ve burada açık bir kayıt düşmek gerekiyor: Muhalefet, İmralı’ya gitmeyerek o gün dürüst ve ilkesel bir duruş sergilemişti; bugün de aynı tutarlılığı korumalı ve “umut hakkı” başlığına imza atmamalıdır. Bazen en net duruş; bağırarak değil, gitmeyerek, imza atmayarak, mesafeyi koruyarak gösterilir.

Son olarak şunu söylemek zorundayım: Bu ülkede insanlar öldü, şehirler yandı, ocaklar söndü. Ve bütün bu acıların üzerine siyaset inşa edenler şimdi bize hukuk, ahlak ve umut dersi veriyor. Buna itiraz etmek suçsa, ben o suçu işlemeye razıyım. Çünkü bu mesele hukuk meselesi değil; samimiyet meselesidir. Samimiyet ise dün söylediğini bugün inkâr etmemektir.

Ve herkes şunu bilsin: Bugün “umut” diye sunulan şey, yarın bu milletin önüne bir kez daha kaos olarak konulursa, kimse çıkıp “biz bilmiyorduk” demesin. Bu millet çok şeyi unutur; ama kimin emekliye ve gurbetçiye “ret” deyip, kimin için bir anda “umut” hatırladığını asla unutmaz.

Whatsapp Image 2026 02 05 At 16.47.11