Türkiye Cumhuriyeti’nin en başarılı hükümeti olan Refahyol’un kamu çalışanlarıyla yaptığı ücret pazarlığı süreci için o dönemin bir bakanından şunları işitmiştim: İşçi sendikaları her zamanki gibi, yüzde 10 ila yüzde 20 aralığında bir pazarlık marjını barındıran tekliflerini hazırlamışlar ve Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın başkanlığını yürüttüğü pazarlık masasında bir araya gelmişler. Her birisi aklındaki teklifleri sıralamış…
Toplantı bittikten sonra hepsi şok olup ne diyeceklerini şaşırmışlar… Çünkü, en fazla yüzde 20 almayı umdukları pazarlık masasından neredeyse yüzde 100’ye yakın ücret zammıyla ayrılmışlar.
23 yıllık iktidarları boyunca ekonomiyi şaha kaldırdıklarını iddia eden AKP hükümetinin, emeklilerin maaşlarında artış yapması ve bunu çok matah bir şeymiş gibi yandaş medya aracılığıyla pazarlamaya çalışması çabalarını gördükçe aklıma hep bu anekdot geliyor. Yandaş televizyonlar bas bas bağırıyor, “Emeklilerin maaşları yükseltildi”… İyi de, zaten yerlerde sürünen emekli maaşlarını yükseltmek, asgari geçim standardını sağlayabilmek ve kaliteli, nitelikli bir yaşamı emeklilerimize hediye edebilmek için bu zam neye yarayacak? Nitekim, yılbaşının hemen ardından jet bir kararla, köprü ve otoyol ücretlerine anında zammı bindirdiler. Elektrik zamları, su zamları... Bekleyin, kış bitmeden doğalgaza da zammı bindireceklerdir… Hani, bir deyim vardır, “Kaşıkla verip kepçeyle geri almak” diye…
AKP hükümetinin uygulamaları aynen bu… 28 bin lira asgari ücret belirlediler ya, kaynağını üretemedikleri bu zammı çıkarabilmek var güçleriyle yine insanımızın üzerine abanmaya çalışıyorlar. Kaynak deyince, yine Refahyol hükümetinin bu muhteşem işçi zamlarını yaptıktan sonra, dönemin muhalefet liderlerinden Mesut Yılmaz’ın “İyi de kaynak nerede?” diye açtığı tartışmayı da hatırlamamız gerekir. Kaynak, devletin kendi içindeki dinamiklerinde gizliydi ve yıllardır milletin sırtında asalak gibi, tufeyli gibi geçinen, devlet kurumlarına para satarak ceplerini şişiren rantiyecilerin hortumlarını kesmek suretiyle bunu sağlamak gayet mümkündü.
Bu konuda “havuz sisteminin” emrini veren Prof. Dr. Necmettin Erbakan, birbirleriyle alışverişi kesmiş, maddi imkanlarını kamu veya özel bankalardan kredilerle sağlamaya çalışan tüm devlet kurumlarının tek bir havuzdan kaynaklarını sağlayabilmesi ilkesini getirmişti. Aylarca formül üzerinde çalışan Prof. Dr. Osman Altuğ, bu hususta kendisiyle yaptığım röportajımızda diyordu ki, “Türkiye, o günkü itibariyle bütçesi açık. Bütçe açığını kapatmak lazım, denk bütçe yapılması lazım. Dediler ki, denk bütçe hayal. Türkiye Cumhuriyetinin parası özel bankalarda ortalama yüzde 10 gibi resmi mevduat olarak yatıyordu. Biz aynı banka sisteminden yüzde 135 olarak borç alıyorduk. Ne yapalım? Benim önerim buydu… “Kamutek hesabı”, devletin bütün parası tek bir hesapta toplansın. Hocamız dedi ki, “Kamutek hesabından millet anlamaz. Ben buna havuz diyeceğim”… “Siz nasıl uygun görürseniz, ama mevzuata ben böyle yazacağım” dedim. Uygulamasına gittik… 6 aylık süreç içinde yüzde 135 olan faiz, yüzde 70’e düştü. Ne yapacağız bu tasarrufu? “Halka dağıtacağız” Nasıl dağıtacağız? Maaşlara yüzde yüz zam. Emekliye, çalışana. Birincisi hocanın özelliği, her ne kadar hocanın bilim adamı kimliği var, siyaset kimliği var, bir de insani kimliği var. Demek ki, hocanın birinci özelliği paylaşma. Kimle paylaşma? Halkla, milletle.. Kimden alıp paylaştıracağız? Dolayısıyla sermayenin ayağına basmak zorunda kalındı. Havuz sistemi banka sisteminin, sermayenin ayağına basma operasyonuydu. Hocanın kişiliği, söylemci değil, eylemci bir kişilik. Bu eylemciliği de akılcı bir eylemcilik, rasyonel… Kimisi, komünisttir, kimisi kapitalisttir. Hoca ise rasyonelisttir. Uygulanan politikaların görünümleri değil, kendisi akılcı ve rasyonelisttir”…
Üç kuruş verip, bas bas bağıranlar devlet yönetimi dersi alsın!
Bugün Türkiye’nin en büyük sorunu, hala evine ekmek götüremeyen, tenceresinde taş kaynatmak zorunda kalan, emekli, asgari ücretli ve sabit çalışanlardır. Kim ne derse desin?