Sözünü hiçbir dönemde ululardan ve devletlülerden esirgemeyen ekonomist Prof. Dr. Osman Altuğ hocamız, Türkiye ekonomisindeki yapısal sorunlar giderilmedikten sonra, ortaya konulan hiçbir güllük gülistanlık tablonun gerçeği yansıtmayacağını söyler durur.
Osman Altuğ hocamızın bu yapıya ilişkin en çarpıcı değerlendirmesi, “Bu ekonomi, üç kağıt ekonomisidir: Borsa, döviz, faiz” şeklindedir. Ekonomik verilerin tam ve sağlıklı olmamasıyla ilgili de “Bizim ekonomimiz kayıt dışıdır…Sen kalkınma modelini kayıtlı ekonomiye dayandıracaksın. Borcunu bilmiyorsun, alacağını bilmiyorsun. Envanterin yok, ne kamuda, ne özel sektörde. Çok garip bir şeye sığınıyorsun, istatistiklere. İstatistik, kayıt değildir, anket, manket demektir. Dolayısıyla bu istatistikleri sen üretiyorsun. Diyorsun ki, fert başına düşen milli gelir 15 bin dolar. Vay bee… Peki arkadaş, Türkiye’de gelir dağılıyor mu ki fert başına 10 bin dolar düşsün? Milletin başına taş yağıyor… Bir aile dört kişi, Tayyip Erdoğan’ıi dinlersen 5 kişi… Dağıt bakalım milli geliri. Ekonomi kayıtlı olmadığı için bugünkü ekonomik tabloların hiç birisi gerçeği yansıtmıyor. Enflasyon oranı, herkesin enflasyonu kendisine… Büyüme, kim büyüyor? Sen ne yapıyorsun, borçla büyüyorsun… Fert başına düşen milli gelir yalan, enflasyon yalan, büyüme oranı yalan… Bütçe açığı diyor… Bütçe açığı yok ki? Her şey zarar… Zararla iftihar eden bir anlayış olabilir mi?” açıklamasını yapıyor.
Ekonominin yerli yerinde olduğu, gelişim argümanı olarak sunulan masallardan bir bukle ninni olan ve sürekli gündeme getirilen “duble yollar” ile ilgili de çok acı bir tesbiti var Osman Hocanın… “20 milyon otomobil getirmişsin. Bununla da kalmamışsın, bu otomobillerin benzini ithal, yedek parçası ithal. Bu otomobille Türk insanı ne yapıyor? Sürekli tüketiyor. Bu otomobillerin yürümesi için otoyol lazım, köprü lazım. Bunlar üretiyor mu? Bunların tamamı tüketime hizmet ediyor. İthal malların yerini bulmasını sağlıyor. Bir ülkenin yollarında otomobil bolsa, o ülke şifayı bulmuştur. Yugoslovya’da bir tabir vardır, Yugoslavya’yı otoyollar yıktı. Bir de bu otoyolların nasıl yapıldığı önemli? Hangi rayiç bedellerle yapıldığı” diyor.
Çok çarpıcı bir anısını da anlatıyor Hocamız… Nereye gitse, yollarda TIR’ları ve kamyonları sayarmış… Samsun’a gitmiş, otoyola çıkmışlar, yanında kendisini ağırlayan bir kardeşimiz… Sormuş, “Hocam, ne yapıyorsunuz, yarım saattir…” Hoca, “Kamyonları sayıyorum” demiş… “Neden?” “Çünkü kamyon demek, üretim demektir, ya mamül taşır, ya da mamül olacak yan ürün taşır”…
Tüketim, tüketim, tüketim… Sürekli harcama ve kıyasıya bir harcama kültürü… Yandaş medyanın televizyon ekranlarında, gazetelerinde ekonomik veriler, cilalanarak, parlatılarak, poh pohlanarak veriliyor ama, özellikle piyasalarda tam anlamıyla bir kara delik oluşmuş durumda.
Milletin cebinde beş kuruş kalmadı… Herkes borçlu durumda… Kredi kartına borçlu, krediye borçlu, elden borçlu… Sözde büyüyoruz, ama, kime ne faydası var? Kişi başına milli gelirimiz artıyor, ama, kimin cebinde bu afaki rakamları bulan geliri var? Televizyon ekranlarında bizlere metazori izletilen dizilerde, programlarda sürekli “Harcayın, alın, bu gösterdiğimiz rol modeller gibi giyinin, kuşanın… Onların yedikleri yerde yiyin, taşıdıkları telefonları kullanın” şeklinde bir algı zihinlerimize yerleştiriliyor. “Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete” diye bir söz vardı. Yaşadığımız sosyal ekonomik çelişki aynen bu sözün uzantısı olarak hayatımızı şekillendiriyor. Tüketim kültürüne yaslanan bir ekonominin büyümesi, ancak ve ancak masaldır.