O kadar çok gürültü var ki etrafımızda. Kulaklarımız uğulduyor, başımıza ağrılar giriyor, kalbimiz daralıyor. Biraz sessizliğe ne kadar çok ihtiyacımız var.

Sakın ha büyük şehrin gürültüsünden bahsettiğimi sanmayın. Keşke tek derdimiz makine sesleri olsaydı. O kadar çok isterdim ki şu an sadece onlardan şikâyetlenebilmeyi.

Arabaların, makinelerin, fabrikaların, şantiyelerin, iş yerlerinin seslerinden kuşların ve çocukların cıvıltısını, ağaçların hışırtısını, rüzgârın uğultusunu duyamadığımıza kederlenseydik keşke… Tek derdimiz bu olsaydı keşke…

Bunlar çözülebilecek sorunlar. Durup birbirimizi dinlediğimizde, ihtiyaçlarımızı bildiğimizde ve ifade edebildiğimizde, birbirimizin ihtiyaçlarını anlayıp bunları giderebilmek için harekete geçebilecek heyecanımız olduğunda bunlar sorun bile değil.

O halde kulaklarımızı sağır eden bu gürültüyü kim çıkartıyor? Hiç sağa sola bakmayın. Karşıki beriki aşağıdaki mahalleye atmayın suçu. Koca bir ülke olarak hep beraber biz çıkartıyoruz bu kadar gürültüyü.

O kadar çok gürültü çıkarıyoruz ki hasret kaldık birbirimizin sesine.

Hasret kaldık dostlarımızın sesine.

Hasret kaldık kalbimizin sesine.

Hasret kaldık birini incitmekten imtina eden özenle seçilmiş kelimelere.

Hasret kaldık karşıki aşağıdaki yukarıdaki mahalle ile seviyeli tartışmalara.

İki kelime arasında ne kadar susulursa o kadar susuyor bu ara insanlar.

Herkes ama herkes konuşuyor. Hayır, konuşmuyor bağırıyorlar.

Çünkü kimse kimseyi dinlemiyor artık. Herkes kendi konuşsun, kendi dediği olsun istiyor.

Kimse kimseyi dinlemeyince herkes herkese kendini dinletmek için sesini yükseltiyor. Bu da yeterli gelmeyince bağırmaya başlıyorlar.

Kim daha çok bağırırsa, diğerinin sesini bastırabileceğini sanıyor. O kadar çok bağırıyorlar ki artık kulaklarımız uğulduyor.

Kulaklarımızı sağır edercesine yükselen bu gürültü karşısında kulaklarımızı kapatmamız da kâr etmiyor artık.

Dinlenilmek değil miydi derdimiz?

Dinlenilmek ve derdini anlatabilmek. Karşılığında da anlaşılmak değil miydi? Ne oldu da diğerinin sesini bastırma sevdasına büründü herkes.

Bağıranlar diyorum, diğerinin sesini bastırınca dinlenileceklerini ve sonuç olarak anlaşılabileceklerini mi sanıyorlar?

Uzaktan bakıldığında koroyu andıran bir halimiz var. Bağıranlar korosu. Ama bu koronun dinleyicisi yok. Kendi kendilerine çalıp oynayanlar gibi kendi kendimize bağırıp duruyoruz.

Her koronun bir şefi vardır. Hani sessiz sessiz koroyu yönlendiren, yöneten kişi var ya. İşte o kişi nerede? Bu koronun şefi kim? Biliyor musunuz?