Bugün, 20 Temmuz 2026.
20 Temmuz 1974 Kıbrıs Harekâtı’nın başladığı gün. Üzerinden tam 52 sene geçmiş. O Cumartesi günü CHP-MSP koalisyon hükümetinde Milli Görüş kanadının kararlı ve ısrarlı tutumuyla, Başbakan Vekili Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın verdiği emirle Kıbrıs Barış Harekâtı başlamıştır. Kara, Hava ve Deniz Kuvvetlerimizin ortak koordinesinde birliklerimiz zafere doğru koşmaktadır. Ertesi günü yani harekâtın tüm hızıyla devam ettiği 21 Temmuz Pazar günü enteresan, üzücü ve unutulmaz bir olay meydana gelmiştir:
Deniz Kuvvetlerimize ait üç adet gemimiz hava saldırısına uğramıştır. Hem de bizim Hava Kuvvetlerimize ait savaş uçaklarımız tarafından. Gemilerimizi Yunan gemisi olarak algılayan uçaklarımız tarafından. Saatler süren bu can yakıcı bombardıman sonucu Kocatepe isimli muhribimiz batırılmış, 54 askerimiz şehit edilmiştir. Fevzi Çakmak ve Adatepe isimli muhriplerimiz ise ağır hasar görmüştür.
Olayın tam detayı sanırız hâlâ açıklanmamıştır. Açıklanan kısım sadece batan Kocatepe muhribinin komutanı olan, Kurmay Yarbay Güven Erkaya’nın bir söyleşi sırasında anlattıklarından, Genel Kurmay Başkanlığı’nın uygun gördüğü bazı bölümlerdir.
Kıbrıs sahillerinde Baf yakınlarında görev yapmakta olan üç muhribimiz, Hava Kuvvetlerimize “Yunan gemileri” olarak tanıtılmış ve vur emri verilmiştir. Emrin detayında bu Yunan Gemileri’nin bir aldatmaca olarak Türk bayrağı çekmiş olduğu, personelinin de ana dili gibi Türkçe konuşmakta oldukları söylenmiş, bunlara aldırış edilmeksizin vurulması emredilmiştir. Muhriplerdeki komutanlarımız bu saldıran uçakların kendi uçaklarımız olduğunu anlamışlar, fakat ne dedilerse ateşi kestirememişlerdir. Yalvarmak yakarmak da para etmemiştir. Savunmak için ateş etmeleri söz konusu değildir ve zaten gemilerimizde uçaklara karşı etkin savunma silahları da yoktur.
Tarihe büyük bir facia olarak geçen bu üzücü olayda insanın saçını başını yolduracak hususlar vardır.
İşte en üzücü olan bir sahne:
Askerlerimiz tarafından acele ve önemli kaydıyla Başbakan Ecevit’e bir bilgi verilmiştir. Bu bilgiye göre Türk bayrağı çekmiş ve Türkçe bilen personel tarafından kullanılan üç tane Yunan savaş gemisi ilan edilen NOTAM hattını da geçerek Kıbrıs’a doğru yaklaşmaktadır. Ecevit de derhal telefona sarılarak ABD Dışişleri Bakanı Kissinger’i aramıştır. ABD de vakit gece yarısıdır.
Daha sonra Kissinger’in yayımladığı hatıralarından okuyoruz ki, apar topar yatağından kaldırılan yarı uykulu Kissinger’le aralarındaki konuşma şu tarzda cereyan etmiştir:
Ecevit telefonda, bazı Yunan savaş gemilerine Türkçeyi iyi bilen personelin yerleştirilip, Türk bayrağı çekildiğini ve bu gemilerin batırılacağını bu sebeple üçüncü dünya savaşının kopabileceği, bizim bir kusurumuzun olmayacağını söyleyince Kissinger de şaşırmış, Ecevit'in sözünü ettiği bölgede Yunan savaş gemilerinin bulunmadığını söylemiş, çok ilginç te bir cümle kurmuştur:
“Eh, kendi gemilerinizi batırırsanız sizi hiç kimse suçlayamaz.”
Ecevit:
“Hayır, Dr. Kissinger, onlar bizim gemilerimiz değil. Onlar Yunan gemileri. Türk bayrağı çekmiş Yunan gemileri!..”
Bu cevaplarla bile işin doğrusu anlaşılamamış ve Baf sahillerinde yapılan bombardıman sonucu yukarıdaki üzücü olay gerçekleşmiştir.
Bir enteresan olay da şudur:
Sonradan "Kocatepe'nin son 72 saati" adıyla o günleri Yeni Yüzyıl'da anlatan Kocatepe'nin Harekât Merkez Subayı Üsteğmen Özhan Bakkalbaşıoğlu:
“Komutanımız sanki saldırı içine doğmuş gibi sefere çıkmadan 2 gün önce gemiyi terk eğitimi yaptırmıştı.”
Diyecektir. Şaşmamak elde midir?
Bu nasıl bir yanılmadır? Sonradan Deniz Kuvvetleri Komutanı olacak olan Güven Erkaya’ya göre, bu feci yanlışlığın kaynağı şudur:
Muğla'daki İl Jandarma Komutanlığı'ndan Muğla Valisi’ne, oradan Jandarma Genel Komutanlığı'na, bu komutanlıktan Genelkurmay Başkanlığı’na, Genelkurmay'dan da Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'na bir rapor gelmiş. Rapor şu:
"Rodos'ta, Mandrake Burnu açıklarında asker yüklü 10-12 gemi."
İşte bütün olayları başlatan rapor budur.
Kıbrıs zaferinden aylar sonra o günkü Başbakan Yardımcısı Prof. Dr. Necmettin Erbakan’dan bir açıklama geldi:
“Ordumuz Kıbrıs’ta büyük bir zafer kazandı. Bazı müessif olaylar da oldu. Mesela kendi uçaklarımız kendi gemilerimizi bombaladı. Yapılan tetkiklerden anlaşıldı ki, NATO’dan ve ABD’den aldığımız elektronik haberleşme cihazları ile bize bir oyun oynanmıştır. Ama biz bu olaydan gerekli dersleri çıkararak ordumuzun istihbarat ve muhaberesi için kendi elektronik sanayimizi kuracağız. Hem de en ileri teknikleri kullanarak… Kuracağımız elektronik sanayi, Almanya ve Japonya ile rekabet edecek seviyede olacaktır.”
Ertesi günü gazetelerdeki manşetleri görmeliydiniz. Kimi hocanın hayallerini alay ederek anlatıyor, kimi hocayı hesap kitap bilmemekle, Almanya ve Japonya’yı tanımamakla, kimisi de halkın gözünü hayali sözlerle boyamaya çalışmakla itham ediyordu. Milli Görüş ve Erbakan günlerce alay konusu yapılmıştı. “Hoca ufak at da civcivler de yesin!” türünden karikatür ve mizah dili kullanılarak. Hem de en alçak ifadelerle. Ama Milli Görüş ve Erbakan Hoca’mız hızlı ve etkili çalışmalar yürüterek kendi silahımızı kendimiz üretelim, kendi uçağımızı kendimiz yapalım ve kendi elektronik sanayimizi kuralım diye sesini yükseltmiş ve ortak olduğu hükümet programlarına bunları yazdırmış, bu konuda 200 tesisin temelini atmış, 70 tanesini de üretime almıştır.
Yaklaşık bir buçuk yıl sonra, elektronik sanayimizin yüz akı ASELSAN’ın kurdelası Erbakan Hoca’mız tarafından kesilerek hizmete alınmıştı. Hem Japon hem Alman elektronik sanyiinin seviyesi yakalanmış, ordumuzun istihbarat cihazları yerli olarak üretildiği gibi, dünyaya da teknoloji ihracına başlanmıştı. Şayet Erbakan Hoca’mızın kontrolü devam etseydi, ASELSAN bugünkünden daha ileri bir seviyeye gelebilir, dünya devi olabilirdi. Buna rağmen bugün hatırı sayılır bir teknolojik tesis ve yüzümüzün akı bir kuruluşumuzdur. Ne yazık ki Erbakan’ın ismi bile anılmaz ASELSAN tanıtılırken.
Milli Görüş’ün her başarısı gibi bu başarısı da hâlâ halkımıza anlatılamamıştır.
İktidarlar değiştikçe ASELSAN’ın başına çok feci işler gelmiştir.
Hatırladığımız kadarıyla ASELSAN çalışanlarından Halim Ünsem Ünal, Evrim Yançeken, Burhaneddin Volkan, Hüseyin Başbilen ve sonradan başkaları da ilave olmuştu, halen aydınlatılamayan bir şekilde arka arkaya şehit edilmişlerdi. Yine Isparta’daki uçak “kazası” olayında hayatlarını kaybeden kıymetli teknik insanlarımızın şehit edilmesi o olayların devamı niteliğindedir.
ASELSAN ve diğer mühendislerinin şüpheli ölümleriyle ilgili soruşturmayı 2011'de eski savcı Murat Demir yürütüyordu. 15 Temmuz sonrası meslekten ihraç edilen Demir'in ByLock kullandığı tespit edildi. Gözaltına alınan Demir, FETÖ mağduru olduğu yönünde ifade vermişti.
Bu feci olaylar uzun yıllar yargıda incelendi ama herhangi bir sonuca ulaşılamadı. Ya da ulaşılamadı denilerek savsaklandı. Şimdi o dosyalar kapatıldı mı, yoksa unutuldu mu bilmiyoruz.
Yeni Adalet Bakanı Sayın Akın Gürlek’in bazı dosyaları raflardan indirterek yeniden ele aldığını duymaktayız. Ülkemiz açısından çok önemli olan ve raflardan indirilmeyi bekleyen bu dosyalar ele alınıp bu olaylar çözülmelidir.
Bu bir.
İkincisi ASELSAN’ın potansiyel düşmanlarımıza satılacağına dair şayialar dolaşmaktadır. İnşallah doğru değildir.
Bugün bile savunma sanayimizin gözbebeği olan ve Erbakan Hoca’mızın halkımıza ve devletimize en mühim bir armağanı olan ASELSAN’ın bir şekilde başkalarının kontrolüne verilmesi gaflet boyutunu aşıp, ihanete varan bir icraat olacağı bilinmelidir.
NASIL BİR İKTİSAT
Olur şey mi bu, nasıl bir iktisat?
Borç birikti sat, faiz birikti sat!..