Esasında insani bir faaliyet olan göç olgusunun Avrupa açısından bir korkuya dönüştürülmesinin temelinde geleceğe yönelik politik kaygılar yatmaktadır.

Kısaca belirtecek olursak, demografik veriler net bir şekilde göstermektedir ki; Avrupa toplumu hızlı bir şekilde yaşlanmaktadır. 2004 yılından bu yana toplam nüfus oranları içerisinde 65 yaş üstü nüfus 0-14 yaş grubundan daha fazla yüzdeye sahiptir.

Nitekim Doğu Avrupa ülkelerinin görece yüksek oranları göz önüne alınmazsa, neredeyse Avrupa ülkelerinin tamamında evlilikler ve doğum oranları tedricen düşüş yaşamaktadır.

Avrupa genelinde kadınların ilk kez çocuk sahibi olma yaşı en az 30-35 mertebelerindedir. Bu oranlar AB üye devletleri arasında farklılıklar gösterse de, tek çocuklu ya da çocuksuz çiftler hanelerin çoğunluğunu oluşturmaktadır.

Demografik verilerin bu niteliği, Avrupa toplumlarında genç nüfusun geleceği üzerinde odaklanmayı zorunlu hale getirmektedir.

Zira genç nüfusta yaşanan sürekli düşüş, yalnızca ekonomik etkilerle sınırlı kalmayan sosyal, siyasi, kültürel değişim/dönüşümleri beraberinde getirmektedir.

Özellikle iş piyasalarında ortaya çıkan işgücü ihtiyacı, göç yoluyla diğer ülkelerden işgücü ithali şeklinde karşılanmaktadır. Talep doğrultusunda gelen göçmen işçilerin genel nüfus içerisindeki oranlarının artması ise ev sahibi toplumlarda “kültürel kuşatma” endişesini ortaya çıkarmaktadır.

Kendilerinden farklı şekilde giyinen, konuşan, eğlenen insanların aynı zamanda doğum oranlarının da yüksek olması ilerleyen yıllarda sayısal olarak büyüyecekleri anlamına geldiğinden, Avrupa toplumları “potansiyel tehlike” karşısında konumlanma refleksine yönlenmektedir.

Elbette bu ruh hali, psikolojik bir sorun olarak ele alınmayı ve çözüme kavuşturulmayı hak etmektedir. Bir yandan ihtiyaç duyduğu işgücü konusunda farklı kültür ve birikime sahip ülkelerden talepte bulunan, diğer yandan bu talep doğrultusunda gelen işgücünü tek taraflı olarak “kendisine benzemeye zorlayan” bir yaklaşım, kaygı bozukluğu habercisi sayılmalıdır.

Oysaki, Avrupa’ya yönelik işgücü göçü tecrübesi, istifade edilecek ölçüde ciddi bir birikime sahiptir. Türkiye’den Avrupa’ya giderek çalışma hayatına katılan insanımızın hikâyesi göz önüne alındığında dahi bu durum kolaylıkla fark edilebilir.

60 yıl önce ilk işçilerimizin gittiği Avrupa ülkelerinde bugün beş buçuk milyona yakın insanımız yaşarken, bu nüfusun %90’dan fazlası ya orada doğmuş ya da 10 yıldan fazlaca süredir orada yaşar durumdadır. Diğer bir ifadeyle, içinde yaşamaya alışılan toplumsal yapı artık Türk toplumu yerine bulunulan ülkelerin yapısıdır.

Ev sahibi toplumla entegrasyonda en önemli araçlar arasında yer alan dil bilme durumu açısından bakıldığında, üçüncü ve dördüncü nesil olarak anılan 1980 sonrası kuşaklar bulundukları ülkelerin dilini büyük ölçüde ana dil seviyesinde konuşabilir durumdadır. İlk dönemlerde eğitim düzeyi oldukça düşük seviyelerde iken bugün Avrupa’da yaşayan gençlerimizin önemli bir kısmı ya kaliteli mesleki eğitim almakta ya da en azından lisans düzeyinde üniversite öğrenimi görmektedir. Bununla birlikte çalışma hayatının içerisinde önemli ölçüde yer aldıkları da kolaylıkla fark edilmektedir.

Yalnızca bunlarla sınırlı kalmayan gençlerimiz, sosyal ve siyasal katılım bakımından da aktif bir süreç yaşamakta, sivil toplum kuruluşları aracılığıyla önemli hizmetler vermektedir.

Bu konuda yakın zamanda bizzat şahitlik ettiğim hususu burada belirtmekte yarar olduğunu düşünüyorum.

Geçtiğimiz günlerde bir dizi seminer, görüşme vb. akademik çalışmalar nedeniyle bir süreliğine Avusturya’da bulunduk.

Bu süre içerisinde, Avrupa genelinde faaliyetlerde bulunmak üzere Viyana’da kurulan Avrupa Gençlik Derneği’nin başta Genel Başkan Arif Şen Bey olmak üzere değerli yöneticileri ile yoğun temaslarımız oldu.

İlkini Viyana’da kurdukları kitap kafe ( MGV Book & Coffee) ortamında birçok genç ile tanışma, sohbet etme imkânına kavuştuk. Neredeyse tamamı Viyana’da doğan gençlerin bir yandan Avusturya’ya ve kültürüne hâkim olurken diğer yandan ise Türkiye’deki gelişmelerden haberdar olduklarını yakından gözlemledik.

Kanaatimce, Avrupa Gençlik Derneği’nin kıta genelinde nitelikli gençlerin yetişmesine imkân sunan bu yapısı Avrupa toplumu açısından da çok büyük potansiyel barındırmaktadır.

Bu nedenle Avrupa ülkeleri, korku tünellerinde gezmek yerine, içinde bulunduğu sosyal ve kültürel buhrandan çıkış gayesiyle 50 milyonluk Müslüman toplumu ile bir araya gelmenin ve onların nitelikli kadrolarından istifade etmenin yollarını aramak durumundadır.