Kör bir milletiz.

Biraz da sağırız.

Lal olduğumuz da söylenebilir.

Burnumuzun dibinde binlerce konutluk site yapılır.

Tarihi bir ormanın içinde.

Her gün otobüsler önünden gelir geçer.

İnsanlar o pastoral tablo ortasındaki inşaatlara bakarlar.

Bakarlar sadece.

Görmezler, kepçelerin sesini duymazlar, yapılan talanı

konuşmazlar.

“Acarlar” gibi orman içinde bir şehir böyle doğdu.

Şimdi cılız bir kıpırdanma.

Televizyonlarda gösterilen bir reklâm filminin ardından bir

iki sivil toplum kuruluşunun etik bulmadığını açıklaması ile olayın yeni

farkına varmalar.

O binlerce konutun sahibi, atına atlayıp çoktan Üsküdar’ı

geçmişti.

İstanbul’un kalbinde tarihi ve doğal bir cennetin ortasında

kafasına göre kimselere sormadan bir şehir projesini hayata geçirmişti.

Ki anakent sahipsizdi.

Ne yöneticiler onun bu devasa yapılaşma projesini tarihi ve

doğal cennet için sakıncalı bulmuşlar.

Ne de uyuyan bu halk tepki göstermişti.

Birkaç ay önce İstanbul’un ormanlı bir köyünde oturmakta

olan kuzenime gidiyorum.

Otobüsten inip birkaç durak yürüyeyim bu güzel havada dedim.

Caddenin yanındaki ormandan balta sesleri geliyordu.

Durup dinledim, evet yanlış duymadım. Dehşete kapılıp

etrafıma bakındım.

Evler vardı, dükkânlar, insanlar.

Herkes aynı sesi duymakta idi.

Hemen önümdeki inşaat firmasına ait mağazanın kapısı önünde

oturan adama sordum:

“Ağaç kesiyorlar duymuyor musunuz”

 Sanki Rusça soru

sordum adam, bir türlü anlayamadı, tepkisiz, önemsiz bir şeymiş gibi yüz

hatlarında asla dehşetli bir ifade oluşmadı.

“Keserler abla”, dedi.

Peki, siz neci oluyorsunuz, niçin bir yurttaş olarak hemen

Orman Bakanlığını aramıyorsunuz dedim.

Adamın bakışları bu sefer git başımdan moduna çevrildi,

kafasını yan tarafa döndürüp oradan ayrılmamı bekledi.

Olayın peşini bırakmadım, Orman Bakanlığını aradım, bölgeyi

tarif ettim, lütfen dikenli tellerle korumaya alın dedim, tamam dediler.

Aylardır takibini yapıyorum, ne geldiler ne de bir metre tel

çektiler.

Böyle halka, böyle Orman Bakanlığı.

Yazımın konusu aslında paranın prensi idi.

Ne zamanki adam el çabukluğu ile atına atlayıp reklâm filmi

çevirdi.

Sahte, güdük, tıfıl, doğmadan ölmüş bir kıyamet koptu.

Hocaların gam gam dansı yaptığı bir ülkede ne bekliyordum.

Verilen mesaj tepeden bakan, ayrıcalıklı insanları yanına

buyur eden, sonradan görme zenginlere hitap eden, halkı hiç kaale almayan bir

içerik taşımakta idi.

At üzerinde yukarıdan bakan tavrı, birkaç sivil toplum

örgütü tarafından etik bulunmadı.

Beni bir konu daha rahatsız etti.

İstanbul’un fetih yılı olan o tarih, para kokan ellerde

öylesine hoyrat kullanılmamalı idi.

Sanki kirleniyordu o kutlu tarih.

Alet ediliyordu, acımasızca değeri elinden alınıyordu.

Bu atlı reklâm birkaç örgütü ayağa kaldırsa da, halk yine

anlamadı.

Tıpkı mağazası önünde oturan adamın ormanın kesilişinden

rahatsız olmaması gibi.

Zira genel geçer algı, “neresi ahlaki değil, adamın parası

var dikti gökdelenleri, ben de olsam yaparım”,tarzında.

Çünkü çoğunluğa göre yapanın, çalanın yanına kâr kaldığı bir

düzende bunu becerenler ancak alkış alır.

Ortalık duruldu işte.

Yine sırıtkan resimlerini basıp tapınmaya devam edecek

medya.

Allayıp pullayacak.

Hesap sormayacak.

Pahalı yaşamını, senaryo gereği edindiği sevgilisine

düzenlediği doğum günü partisine denizden teknesi ile gelip mücevherler

takışını fotoğraflayacak defalarca olduğu gibi.

 Rüya gibi ihtişamlı

yaşamını anlatıp toplumdan aldıklarının üzerini kapatıp insanların beynini

uyuşturacak.

Paranın prensi bunu da atlatacak.

Reklâmını kaldırmak gibi sakal kesme cezası ödeyecek.

Kol kesilmemiş yerindedir.

Yeni beton şehirlerinin projesine başlamıştır bile.