Ülkemizde son dönemde hissedilen ve etkisini her geçen gün daha da artıran ekonomik kriz, milletimizin ağır bir hayat pahalılığı problemi ile karşı karşıya kalmasına neden oldu. Başta temel ihtiyaç malzemeleri olmak üzere günlük hayatımızda kullandığımız her şeye haftalık hatta günlük olarak zam geldiği bir süreci yaşamaya devam ediyoruz. Muhtemelen genel seçime kısa bir süre kalmış olması nedeniyle hayat pahalılığının vatandaşlarımızda oluşturduğu memnuniyetsizlik iktidar partisi yetkililerinin de dikkatini çekmiş olacak ki; Temmuz’da hayat pahalılığı ile mücadele etmek adına asgari ücretliler başta olmak üzere ücretli çalışanlara %40 civarında maaş zammı yapılacağına ilişkin açıklamalar duyulmaya başlandı. Ancak ifade etmek gerekir ki; bu adım hayat pahalılığı ile mücadele için gerekli ancak eksik bir adımdır. Amaç vatandaşlarımıza yansıyan hayat pahalılığı ile mücadele etmekse sadece ücret artışı sağlanması yeterli olmayacaktır. Şöyle ki; ücret artışlarının da yansıması sonucunda daha da yükselecek enflasyonun neden olacağı fiyat artışları insanların ihtiyaçlarına ulaşmalarını daha da zor bir hale getirecekse ücretlere zam yapmanın bir anlamı kalmayacaktır. Bu nedenle aslolan ücret artışı yapmaktan ziyade vatandaşın alım gücünün artırılmasıdır. Aksi durumda ücretleri algısal olarak yüksek oranlarda artırsanız dahi vatandaşın alım gücü düşecek, hayat pahalılığı karşısında daha fazla ezilmesinden başka bir sonuç çıkmayacaktır.

Bu durumu asgari düzeyde yaşam seviyesi sağlaması gereken ama ülkemizde açlık sınırının bile çok altında belirlenen asgari ücret ve en temel ihtiyaç malzemesi olan ekmekte son bir yılda yaşanan değişim ile örneklendirebiliriz. 2021 yılında net asgari ücret 2.850 TL iken, ekmek fiyatları 2 TL seviyesindeydi. Asgari ücretle çalışan bir vatandaş geçen yıl maaşı ile 1412,5 ekmek alabiliyordu. 2022 başında asgari ücrete %50’nin üzerinde bir zam yapılarak net asgari ücret 4.250 TL seviyesine getirildi. Ancak yılbaşından sonra yaşanan ekonomik krizin tetiklediği enflasyonist ortamda ekmek fiyatları 4 TL seviyesine ulaştı. Bir asgari ücretlinin maaşı ile alabildiği ekmek sayısı 1.062,5’e düşmüş oldu. Yapılan %50’den fazla zamma rağmen asgari ücretlinin alım gücü düşmüş ve sofrasından 350 ekmek eksilmiş oldu. Yukarıda ifade ettiğimiz örnekte olduğu gibi ücretleri artırmak vatandaşlarımızı hayat pahalılığına karşı korumak için yeterli değildir. Bir yandan ücretleri artırırken diğer yandan maliyetleri düşürmek, üretimi artırmak gibi önlemlerle alım gücünün artırılması gerekir. Aksi halde Temmuz’da yaşanacak ücret artışları da yeterli olmayacak, vatandaşın sofrasındaki ekmekler eksilmeye devam edecektir. Peki hem ücret artışı sağlarken hem de enflasyonu kontrol altında tutmak mümkün müdür diye sorulabilir. Refahyol iktidarı döneminde bu durumun örneği yaşanmıştır. 11 aylık Refahyol iktidarı döneminde hem ücretlilere Cumhuriyet tarihinde benzeri olmayan ücret artışları sağlanmış hem de 28 Şubat’ın olağanüstü şartlarına rağmen enflasyonun kontrolsüz bir şekilde yükselmesi engellenerek alım gücünün net olarak artması sağlanmıştır. Yani istenirse ve doğru yaklaşım sergilenirse reel alım gücü artışı sağlanması mümkündür…

***

Teorik olarak bir ülkenin para birimi sürekli olarak değer kaybediyorsa o ülkede ihracatın artması, ithalatın ise azalması beklenir. Zaten 2021 Kasım ayında uygulanmaya başlanan ve iktidar çevrelerinin umut olarak gösterdiği yeni ekonomik modelle ilgili, TL değer kaybediyor ama bu durumun sonucu olarak daha az ithalat yapacağız, oluşan arz açığını da kendi üretimimizle tamamlayacağız gibi bir savunma yapılıyordu. Ancak işler hiç de teoriye ve yapılan propagandaya uygun bir şekilde gitmedi. Paramız Aralık 2021’de dövize yapılan ve etkisinin kısa vadeli olacağını ifade ettiğimiz müdahale sonrasında sürekli değer kaybetmesine rağmen ithalatımız da hızla artmaya devam etti. 2022 yılı Ocak-Mayıs döneminde ihracatımız geçtiğimiz yılın aynı dönemine göre %20,9 artış göstererek 102.504 milyar TL seviyesine ulaşırken, ithalatımız geçen yılın aynı dönemine göre %40,4 artış ile 145.737 milyar TL seviyesine ulaştı. Bu durum dışa bağımlılıkta ürkütücü bir seviyeye geldiğimizin açık bir göstergesi niteliğindedir. Ülkemiz ne yazık ki en temel ihtiyaç malzemelerinden yüksek teknoloji ürünlerine kadar geniş yelpazede çok sayıda ürünü dışarıdan tedarik eder hale gelmiştir. Kaynaklarımızı katma değer oluşturacak yatırımlara yönlendirerek üretimi artırmaz, üretimde katma değer dönüşümünü sağlayarak yüksek katma değerli ürünleri üretecek konuma ulaşmazsak, sürekli artan döviz ihtiyacından dolayı daha çok döviz şoku yaşar, diğer yandan da ithalat rekorları kırmaya devam ederiz. Allah akıbetimizi hayretsin…