Türkiye, çeviri ideolojilerin ve fikirlerin kıskacında çok debelendir durdu. Aslına bakılırsa hala da debelenmeye devam ediyor. Batı’nın, Avrupa’nın geçtiği aşamaların, çektiği sıkıntıların ve bunun neticesinde ortaya çıkan sonuçların (misal Sanayi Devrimi, işçi hareketleri, sınıf meselesi, sömürgecilik, paylaşım meselesi vb.) hiçbirisini yaşamadan, ortaya çıkmış olan ideolojileri “ithal eden” Türkiye, yapay ideolojileri derdine deva sanıyor. Ortaya çıkış amacına tamamen zıt şekilde yerleşen sağ ve sol ideolojiler ve bunların türevleri, yapay olmaları dolayısıyla Türk toplumunun ihtiyaçlarına karşılık veremiyor. Milli olamayınca çözüm de olmuyor.

Yıllar yılı sağ ve sol ayrımına maruz kalan Türkiye, bünyeye bir türlü uyum sağlayamayan bu ideolojilerin peşinden gitti. Bugün gelinen nokta, bu ideolojilerin ve diğer tüm ithal ideolojilerin, ne kadar yapay ve içi boş olduğunu gösteriyor açıkça. Vakt-i zamanında “hızlı solcu veya sağcı” olanların, bugün karşıt cephede yer alması şaşırtmıyor. Çünkü, yapılan ideolojik ayrımların elle tutulur bir yanı yok ve günü gelince de ortada ciddi manada bir düşünsel altyapı da olmadığından her türlü hareketlenme de normal karşılanıyor. Söz konusu köksüzlük ve yapaylık, bünyeye uymayan ideolojileri açık ediyor özetle.

Aynı köksüzlük ve yapaylık hali, iktidar partisi için de geçerli denebilir. Özal dönemi ANAP’ının “dört eğilimi kucaklaması”, yani herhangi bir temele veya görüşe dayanmaması benzeri, iktidar partisi de aynı yapaylığa yöneliyor ve ”muhafazakar demokrat” gibi “uydurma” bir kimliğe bürünüyor. Avrupa’daki Hıristiyan Demokratlar örneğinden hareketle yine “ithal” bir kimlik söz konusu oluyor yani.

Türkiye gerçeklerine, iç ve dış dinamiklere göre siyaset tasnif edilirse, meselenin merkezinde sağ veya sol değil, milli-gayri milli ayrımı yer alacaktır. Sınıf ayrımının ve bilincinin olmadığı bir toplumun, sermayenin ve emeğin çatışmasından doğan sağ ve sol gibi bir ayrımla açıklanması hiçbir zaman mümkün olmadı Türkiye’de. Benzer ilişkiler olduğu, benzer sömürüler yaşandığı halde toplum böyle bir düzlemde ayrışmadı. Türkiye, Osmanlıyı da katarsak, son 200 sene boyunca bir mevcudiyet, hayatta kalabilme savaşı verdi, gerilemeyi durdurup ilerlemenin yollarını aradı. Emperyalist güçlerin paylaşım savaşlarının odağında olduğu gibi, aynı güçlerin stratejik çıkarlarının kesiştiği veya çatıştığı belalı bir coğrafyanın sakini olmanın bedelini ödedi hep Türkiye.

En ufak bir taşın yerinden oynamasının koca bir binayı yerle yeksan edebildiği Ortadoğu’da, dünyanın mecazi anlamda “metrekare fiyatının en pahalı olduğu” yerde, tüm diğer İslam ülkelerinde olduğu gibi Türkiye’de de mesele, siyasetin “milli” düzlemde yürütülüp yürütülmediğiyle ilgilidir. Konjonktüre uyum ve küresel güçlerle anlaşabilme adına milli bir siyaset yerine pragmatik, çıkarcı, rüzgar nereden eserse oraya savrulan bir siyasetin yürürlükte olması meselesidir asıl sorun.

Bu ülkenin insanları sağcı, solcu, liberal, muhafazakar vs şeklinde değil; vatanperver, milli veya gayri millici, işbirlikçi oluşlarına göre tartıya konulmalıdır. Rahmetli Erbakan Hoca’nın hem şahsıyla hem de Milli Görüş fikriyle birlikte bayraklaştırdığı “milli siyaset”, küreselci, konjonktüre uymaya çalışan, pragmatik “muhafazakar demokrat” prototipin panzehiridir.

Günümüzdeki sorun; Müslümanların ekseriyetle bu “milli” tavrı kaybetmeleri ve hatta bu tavrı “faşistlik” “ırkçılık” gibi rezilliklerle kıyaslayabilmeleri cahilliğidir. Bu mantıkla Sütçü İmam bile “faşist” çıkacaktır.

Bugün, teferruat meseleleri vesile ederek güç kavgasına girişenlerin ağzından hiç “milli siyasete” dair bir söz ve iddia duyan oldu mu acaba