Sosyal medyada paylaşılan bir öğretmen anısını tahlil ederek, “Bölme” işbirlikçisi olmasını çocuklarımızın, gücümüz yettiğince önlemek istiyoruz.

Özetleyerek sunacağımız konunun geniş halini, yani aslını isteyenler, iletişim alanlarında bulup okuyabilirler.

Çifteler Köy Enstitüsü’nde yaşanmış bir kış anısı: Soğuk, kar, fırtına, tipi ve yine soğuk. Çeşme borularında donmuş sular... Elektrikler yok, santral kanalı buzlarla kapandığından... Kurban Bayramı da gelmiş, fakat üç günlük tatilde ve bu kış–kıyamette kim, nereye götürecek çocukları? Köyler yakın değil hem...

Bayram sabahı, müdür bey istemiş dışarda toplanmalarını. Çocuklara ilk etkisi, paltosunu giymemiş olması... Sonra versin nutkunu: Yılmamalarını, korkmamalarını, üşümemelerini öğütledikten sonra, zıplayarak ısınmayı ve kazma-küreği alıp santral kanalını temizlemeye gitmeyi kabul ettirme... Kanal açılınca elektrikler yanacak, elektrikler yanınca okul aydınlanacak, kitap okunacak, ders çalışılacak, sular akacak, yıkanılacak... Yeter mi bu yapılacaklar bir nutuk için. Üstelik gün bayram günüdür. Nerde bunun irtica ile mücadele kısmı derlerse... Müdür bey hazırlıklı: Bizim asıl bayramımız, yurdumuz bu gerilikten, bu karanlıktan kurtulduğu gün başlayacaktır.

Günün tarihi 1943 olmalı. Yazarın o okula başladığı yıl. 1937’de ilk açılan okuldur Çifteler Köy Enstitüsü.

Kazma-kürek deposuna doğru koşan altıyüz çocuk. Ver elini santral havuzu... Hamidiye Ovası’nda çıplak ayaz, Kırıkkız Dağı’nda rüzgar zehir... Yemek mi? En yakın köyden bazlama ekmek taşıyan bir arkadaşları heleki var. Köylü ekmeğini özlemişiz, aramızda kapıştık, diyor bu anıları anlatan. Enstitü’de beyaz francala yiyor olmalılar.

İkinci gün ancak biter buzları kıra kıra suya yol verme işi... Santral havuzu doldu ve elektrikler yandı. Müdür beyin son konuşmasını eyleme geçirmekte sıra: Depomuza su dolacak, banyomuzu yakacağız, yıkanın ve huzur içinde uyuyun.

Tarih 1943. Eskişehir bir vilayet. Valisi var, belediye başkanı ve teşkilatı var. Dışındaki bir köyün ovasındaki Köy Enstitüsü’nden başka, içinde, caddelerinin kenarında lisesi yok mu? Ya da Enstitü’ye denk başka okullar?

O kış kıyamette, santral kanalının buzlarını temizlemek neden köy çocuklarının üstüne vazife. Devletin bu hizmeti yapmaları için istihdam ettiği ve ay başlarında maaşlarını ödediği personeli yok mu?

Santral havuzunda elektrik üretmek işinin mesulleri, ihaleyi neden Köy Enstitüsü müdürüne verdiler acaba? Şehirlere sokulmayan köy çocukları olmasından mı? Kurtuluş Savaşımızın resimlerinde mermi taşıyan köylü kadınlarımız... Ne övünürüz amma...

Bir Köy Enstitüsü’nde okuyan ve kanalda buz kıran o çocuklardan biri yahut bir kaçı yaralansa, soğukla anılan hastalıklara tutulsa, ki olup–olmadığını da bilmeyiz, sorumlusu kim olacaktı? O çocukların anne–babalarına, yani duyup itiraz ettiklerini varsaysak, verilecek cevabın, şehirdeki lise çocuklarının velilerine de söylenseydi kabul göreceği, hangi akla uyar?..

Kuruluşu yanlış ve ayırımcılı olan ve zoraki yaşatılmaya çalışılan Köy Enstitülerinin kapanma sebebini herkes buradan çıkarabilir. Şehirlerde, şehirli çocukların şartlarında okumak hakkını kullanmak isteyen köy çocuklarını kimse suçlama hakkına sahip değildir, Köy Enstitülerini tercih etmediklerinde...

Yoksa bu anıyı paylaşanların iddia ettiği gibi, olağan düşmanımız Amerika, bu okulları kapat, İmam–Hatip’leri aç dememiştir, ila nihaye demez de...

Yıl 1943. Cumhuriyetimiz 20 yaşında. Ankara İstanbul arasında bir Eskişehir... Teknolojimiz kazma–kürek, işçilerimiz ortaokul ve lise çocukları... Okul müdürü yoksa şan peşinde mi?

Yıl 1967. Yaşayan çocuklardan biri, adı Talip Apaydın olan, anlatıyor işte bunları “Karanlığın Kuvveti” adlı kitabında. Yaklaşık, önceki 20 yıla denk bir 20 yıl sonra.

Başaramadıklarını, başarılı olamadıklarını anladığında, savunma refleksi onu, aslında tehlikeli bir kullanılma tanımına da giren bu fedakârlıklarını öne çıkarmaya mı yöneltti?

Gerçi cevap aranacak çok soru var ama, yazımız burda bitsin.

 Ha Ejder, Ejder ha

Külliye’nin Sosyal Hizmetler Müdürü “yine” sürprizlerimiz var, diyerek 30 Ağustos kutlaması menüsündeki yenilikleri yakınlarında duran gazeteci elemanlardan birine anlatmış.

Neden anlatmış? Benim de adım yazılsın, müdür sıfatı bende de var; konumuyla dahili tatmin aranması teşhisi dolayısıyla. Bu bizim kanaatimizdir.

“Yediğin içtiğin senin olsun, gördüklerini ve yaşadıklarını anlat” edebindeki bir milleti, Külliye’nin yiyecekleri niçin ilgilendirsin. Adını, şanını ilk duyacakları yemek ve içecek sıralamalarına bakıp, tasarruf yapıldığına mı inanacaklar?

Taraftarı yazar elemanları “Ühüüü biz Avrupa’da bunlardan çok yedik” anlatımlarıyla desteğe yatadursunlar, biz kendi aklımızla anlamaya çalışalım müdür beyin yenilik dediklerini...

Ejder Meyveli Smothie

İlk öğrenilen bu. Ejder’e, Yadigar Ejder’den bir yakınlık olmalı. Smothie’de Timoti’ye benziyor. Galiba Gece Yarısı Ekspresi’nde oynamıştı.

Special’de bilinir amma, Efuli, Aloevera, Pataşur içerisinde, Tartalet içerisinde birşeylere gelince, çağrışan, bir eczacı kalfasının konuşmasıdır.

İki Türkçe isimli yiyecek ve içecek olması, sanırız menünün yenilik tarafına bir zarar vermez. “Bahçe Naneli Limonata” dendiğinde, Limonata Limonatadır diye anlamak az gelir. Nane bahçede yetişen bir sebzedir, fakat burada vurgulanan bahçe, Külliye bahçesi olmalı. Zahmete bakar mısınız?

“Aydın usulü Çöp Şiş”e gelince, doğrusu ben işkillendim bu tanımdan. Çöp Şiş’in Aydın usulü varsa, ki ben yeni duydum, Van usulü, Çorum usulü de vardır ve onlar niye tercih edilmedi diye sormaz mı insanlar. Görünen bir tehlikedir bu. Sinop usulünü tercih edenler buraya, Denizli usulünü isteyenler şuraya...

*

“Yine” sürprizli en yeni menüyü böyle okuduktan sonra, savunma kampında ikamet eden gazeteci elemanlarımıza geçmişten bir hatırlatma yaparsak, görevlerini tamamlamalarına yardımcı oluruz, diyor ve durumdan vazife çıkarmaya devam ediyoruz.

Bahsedeceğimiz olay Demirel’in başbakanlık günlerinde yaşanmıştı. Kaçıncı gelişinin icraatı idi, burası önemli değil. Menü olayına benzerliği ise sadece muhasebe kayıtlarının genel gider hanesine yazılan bir masraf makbuzu olmasıdır.

Demirel, Bükreş seyahatine Nazmiye Hanımın berberini de dahil etmişti. O günlerde basından ve muhalif sıralardan çok tepki çeken bu lüks, “Bir berber bir berbere, gel beraber Bükreş’te bir berber dükkanı açalım” tekerlemesi eşliğinde eleştiri kayıtlarına yazılmıştı.

Bir Mehmet Barlas usta savunarak, neredeyse tamamını susturmuştu, olur mu böyle olur mu’cuları. Günümüzde neden yapmasın ayın görevi sayın Barlas. Hem çıraklıklarını tamamlayamamış gazeteci eleman çocuklara da böylece yol göstermiş olur.

O gün aynen şöyle yazmıştı sayın Barlas: Devletimiz zengin olsun, berberimizi de götürelim, başkalarının berberine ihtiyaç duymayalım. Böyle bir hal, daha iyi bir hal değil mi?

Nedense, sayın Demirel, eşinden birkaç gün ayrı düşsün, Nazmiye hanım evinde oturuversin, şıkkı kimsenin aklına gelmiyordu. Ve hatta, Demirel’i bu ülkenin insanları, Nazmiye hanımın eşi olduğu için mi seçmiştiler, gibi bir soru dahi...

Bugün de yapabilir benzer bir savunmayı Mehmet Barlas usta. Engin bilgisinden biz de faydalanırız hem de. Mesela Amerika Beyaz Ev’inin menülerinin bizim Külliye menüsü yanında esnaf lokantası listesi gibi kaldığını bir yazsa, biz Amerika’yı bir de o taraftan yenmiş oluruz.

Ekmek yemeyi yasaklayan Canan Karatay hocamız da bir tv kanalında, ben yıllardır böyle bir menüyü her gün evlerinizde bulundurmanızı anlatmak istiyordum ama, dilimi döndüremiyordum, gibi sosyal medya patlatıcı bir demeç verse mesela...

Özlenen Türkiye’ye ulaşmışız demez mi insanlarımız hep birden?

Derler, derler... Yani biz de böyle dedik.

whatsapp-image-2018-09-07-at-120836-1.jpg

 Biçer ektiğini, görür geçtiğini

O deyimi ilk duyduğumda çocuk yaşlarımda idim. Söyleyenin el hareketi ve tavrı, dinleyeninse, ki babamdı benim, iç yakan sessizliği, hafızama işlemesine zemin hazırlamıştı herhalde.

Geriye dönerek yaşadıklarımı anlamaya çalıştığım yaşlara erdiğimde, dükkanımızın kapısından selam verdikten sonra, elini sallayarak “Bu da geçer ya hu” deyip giden babamın arkadaşlarının, Yassıada’da yargılananlara üzülmelerini böyle hafifletmeye çalıştıklarını çözmüştüm. Yüzleri gülmeyen o insanlar, bir parola gibi söylüyorlardı bu deyimi biribirlerine.

Habertürk’te Murat Bardakçı üstadın, Cumhurbaşkanı’mızın bu sözü söylemesi üstüne yazdığı izahlı makaleyi okuyunca, babam ve arkadaşlarının o halleri gözlerimin önüne geldi ve o günleri lehlerine çeviren ihtilalci mizahçıların saygısızlıklarına bir cevabım olsun istedim.

“Döviz kuru ne olacak diye soranlar varsa, onlara cevabımız şudur: Bu da geçer ya hu!” Aynen böyle demiş sayın Cumhurbaşkanı’mız. Bugünlerde halkımızın büyük çoğunluğunun birbirlerine söylediğini bildiğimiz ve gördüğümüz bu tevekkül duasına, o da sadece ekonomimiz üzerinden katılmış.

İhtilalci mizahçıların saygısızlığı dediğimiz ve buraya koyduğumuz Akbaba karikatürüne bir daha baksın insanlar.

Mazlumların “Bu da geçer ya hu” duaları bunların kulağına ulaştığında, oturup bu karikatürü üretmişler. İhtilal öncesinde, Menderes hükümeti günlerinde neşredememişlermiş de...

Tamam, ihtilal yaptırdınız ve daha ilk günden “Asma”lı karikatürler yayınladınız ve alaşağı ettirdiklerinize urganlar yağlarken, nasıl olacak da, çizdiklerinizi yayımlamaya çok korktuğunuza insanları inandırcaksınız?

“Bu da geçer ya hu!” levhasından duyduğunuz korkunun bedeli idamlar olabilir mi?

Cümlenin sonundaki “Yâ Hû” sözü “Ya Allah” demektir ve dolayısıyla “Bu da geçer” ifadesi ile Allah’a hitap edilmekte, her şeyin ondan geldiği kastedilmektedir.

Murat Bardakçı üstadın bu izahı ile idamcı mizahçıların, ihtilalcilerin, Yassıada kararlarından sonra sokaklarda dansöz oynattıranların, ki benim şehrimde oldu bu, bir ilgileri, bir yakınlıkları olabilir mi?

“Yazısız” karikatürlerinin altına yazdıkları not, kendilerini ele veren itirafnameleridir.

İhtirâz-ı ta’neden kalmakdadır âhım nihan

Bir hakikat kalmasın âlemde Allah’ım nihân