Halil Berktay konuşuyordu TV24’teki “Serbestiyet” programında. Benden biraz büyüklerin “imkanlı” solcu ağabeylerinden diye tanırdık onu.
“Atatürk”ü anlatıyordu.
“Yani baktığınızda ilginç ilişkiler var. Mesela: Türkiye’de sonuç olarak Milli Mücadele’nin en büyük şairi Nazım Hikmet.
Nazım Hikmet’in Milli Mücadele’yi ve Kemalist devrimi meşrulaştırmak açısından ‘Kuvayı Milliye Destanı’na sahip hiç bir eser yok ortada.
Milli Mücadele bu kadar top yekün destanlaştırılabilir. Bu eser gerçek anlamda yani saf anlamda bir Atatürkçü yazarın elinden çıkmış değil, bir Komünist şairin elinden çıkmış bulunuyor. Bu bana başlı başına çok ilginç geliyor.”
Halil Berktay Hoca’nın başlı başına çok ilginç demesi ayrıca izah gerektirse de biz, Atatürk’ün yakınında bulunmuş Cemal Granda’nın anılarını hatırladık.
Asmalı ağlamalı yalanı
(Bir kış gecesi yine sofrada hem yenilip içiliyor, hem plak dinleniyordu. O dönemin en gözde şarkılarını sıralamıştım. Biri bitiyor, öbürü başlıyordu. Herkes neşe içindeydi. Plakların arasında –nereden gelmişse gelmiş– bir de Nâzım Hikmet’in “İniyor kayık, çıkıyor kayık” diye tekrarlanan “Salkımsöğüt” şiiri vardı. Plağın öbür yüzü de “Atlılar atlılar kızıl atlılar” diye başlayan “Bahr-i Hazer”di.
O sırada gramofonun sustuğunu gören Atatürk:
– “Çelebi Efendi, plak koy, diye emretti.
Sofraya rakı yetiştirmeye çalıştığım için Atatürk’ün emrini alır almaz hemen aradan bir plak çekip, gramofona koydum. Meğer bakmadan aldığım plak, Nâzım Hikmet’in şiiri değil miymiş?
Plak, Nâzım’ın o tok sesiyle dönmeye başlayınca sofrada derin bir sessizlik oldu. Konuşmalar kesildi. Gözler Atatürk’e çevrildi. Acaba bilmeyerek bir yakışıksızlık mı yapmıştım?
Sofrada Tevfik Rüştü Aras, Şükrü Kaya, Hasan Saka, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Sabiha Gökçen, Zehra Hanım vardı. Gramofonun borusundan durmadan “İniyor kayık, çıkıyor kayık” avazesi yükseliyordu. Atatürk, bunu duyunca birdenbire bana sordu:
– “Bu nedir Çelebi Efendi?”
– “Nâzım Hikmet’in şiiri Paşam.”
Atatürk bu kez sofradakilere dönüp sordu:
– “Şimdi nerede bu adam?”
Bu soruya sanırım Şükrü Kaya karşılık verdi:
– “ Bursa Hapishanesi’nde Paşam.”
Atatürk bunun üzerine şunları söyledi:
– “Şimdi bu adamı dışarı çıkarsak. Gel bizimle çalış, desek gelmez. Halk Fırkası’na sokmaya kalksak girmez. Girdiği zaman küçüleceğini sanır. Kendisinde büyüklük duygusu var.”
Atatürk’ün bu konuşmasından yüreklenen Tevfik Rüştü Aras şöyle dedi:
– “Paşam, şimdi bütün Avrupa bu plağı dinliyor. Armonize olduğunu söylüyorlar. Öbür plaklarımıza pek itibar etmiyorlar.”
Atatürk, bu konuşmadan sonra başka konulara geçti. Fakat üzerinden atamadığı düşünceli bir hal vardı. Aklını bir şeye taktığı belliydi. Belki de biraz önceki şiiri ve plağı düşünüyordu.
Bu olayın üzerinden üç dört ay geçmişti. Ankara ’dan İstanbul’a gelmiştik. Sofrada bir ara Atatürk, Cevat Abbas’a:
– “Tiyatrolarda ne oyunlar oynuyor?” diye sordu.
Anlaşılan Cevat Abbas’ın tiyatrolardan pek haberi yoktu. Bu sorunun karşılığını araştırırken, hemen öne atıldım. Bir gün önce izinliydim ve tiyatroya gitmiştim.
– “Unutulan Adam oynuyor Paşam” dedim.
– “Kimin oyunu bu?” diye yeniden Cevat Abbas’a sordu.
– “Nâzım Himet’in Paşam.”
– “Hâlâ bu adama fırsat veriliyor mu?”
Ertesi gün piyes sahneden kaldırıldı, afişleri indirildi.)
Fakat Sakarya baska, yokus mu çikiyor, ne?
Kursundan bir yük binmis, köpükten gövdesine.
Birkaç hafta önce bu sayfada, kendisini “Atatürk’ün depremcisi” ilan eden birinin “Sakarya meydan muharebesinde, cepheden kaçanların oranı % 46’dır” demesine itiraz etmiştik.
Cemal Granda “Sakarya”yı sormuş Atatürk’e, dolaylı bir yoldan olsa da...
(Bir gece saat iki sularındaydı. Sakarya köprüsünün üzerinden trenle geçerken ben ve trende çalışan Rıza adındaki arkadaşla Atatürk’ün yemek yemesini bekliyorduk. Trenin tekerleklerinin çıkardığı tiktaklardan başka hiç bir şey duyulmuyordu. İkimizin de gözünden uyku akıyordu. Uzakta siyah, simsiyah bir gece boşlukta uzanıyor, ara sıra bir ağacın gölgesi, bir saniyenin onda biri kadar bir zaman için penceremize düşüp kayboluyordu. Atatürk yemekten başını kaldırıp bize:
– “Nereden geçiyoruz” diye sordu.
– “Paşam, Sakarya köprüsünün üstünden” diye karşılık verdim.
– “Peki.”
Konuşmanın daha uzayacağını sanıyordum. Yanılmamışım. Aradan kısa bir süre geçince Atatürk, yaşımın kaç olduğunu sordu. Yirmi olduğunu söyledim. Başını salladı. Sonra trende çalışan arkadaşa da yaşını sordu. Onun yaşı da yirmi değil miymiş? Atatürk, yaşlarımızı öğrenince:
– “Siz çocuksunuz. Yunanlıların burasını işgal ettiğini bilmezsiniz” deyince ikimiz de bir ağızdan:
– “Paşam, biliriz. Siz olmasaydınız Yunanlıları buradan kim çıkaracaktı? Siz kurtardınız. Siz yaptınız” diye başladık konuşmaya.
Biz gerçi içimizden geldiği gibi çok samimi bir şekilde konuşuyorduk. Fakat yaptığımız, dalkavukluktan başka bir şey değildi. Atatürk’ün de dalkavukluğa ne kadar kızdığını çok yakından biliyorduk. Fakat bizim samimiyetimize inandığı için sözlerimize kızmadı. Ve şu olağanüstü karşılığı verdi:
– “Ben hiç bir şeyi kurtarmış değilim. Yalnız bu toprağı Yunan kumandanlarından daha iyi tanıyordum. Onun için onlar yenildiler.”)
O “köpek”ciler kim?
“Atatürk’ün, dalkavukluğa ne kadar kızdığını biliyorduk” diyen anlatıcıdan, içinde dalkavukluk geçen bir anı da şöyle:
(Foks, uzun süre Köşkte kaldı. Bir cumhurbaşkanı köpeği olarak hayatta kendi cinslerinin hiç birine sahip olmayan rahat ve mutlu bir yaşantı sürdü.
Foks, Atatürk’ün yatak odasında yatardı. Karyolasının ayak ucunda onun için diktirilmiş özel bir minder dururdu. Atatürk sabaha karşı yatağına girene kadar Foks da uyumaz, O’nu bekler, ancak sahibi yattıktan somra mindere kıvrılırdı. Çok sadık, çok duygulu bir hayvandı.
Atatürk’ün Foks’a düşkünlüğünü bilen bazı kimseler sofrada çok zaman onun bahsini açarlar, sadakatinden, büyüklüğünden dem vurup, neslini üreterek memlekete yaymayı teklif ederlerdi. Dalkavukluğuyla dikkati çekenler, Foks’un asil kandan geldiğini, kaynağının Avrupa olduğunu söyleyecek kadar ileri gidip “Köpek değil âdeta insan. İnsandan da akıllı” derlerdi. Atatürk, bu konuşmaları belli belirsiz bir gülümsemeyle dinler, Foks’a bakıp başını sallardı.”)
Nan-ı Aziz
Halil Berktay Hoca’yı dinlemeyi sürdürüyoruz. Konuşmasındaki ı, ı’ları hariç tutarak şu dediklerini not almışız.
“Atatürk’ün sözleri meselesi... Bu tabii inanılmaz bir kaynak. Çünkü her şey var. Hemen her konuda konuşmuş. Her konuda... Din konusunda, bilim konusunda, eğitim konusunda, bağımsızlık konusunda, yönetim sistemi, spor, gençlik, müzik, İzmir’deki Kültür Park konusunda... Her konuda, her konuda, her konuda... Havacılık konusunda, İstikbal göklerdedir demiş. Denizcilik konusunda, denizlere hakim olamayan milletler yaşayamaz gibi bir şeyler söylemiş. Konuşmadığı alan yok.”
Unuttuğundan mı saymadı Halil Berktay Hoca, Atatürk’ün ekmek üzerine de konuştuğunu, bilmiyoruz. Bahis mevzuu ettiğimiz anılarda, ki bizim de çok katıldığımız fikir ve direktifleri var.
(Vali, sabah İnönü’ye anlattığı ve hiç bir tepki görmediği ekmek zammı işinde Atatürk’ün de pasif kalacağını sanmıştı anlaşılan. Bu konuda daha ayrıntılı bilgi vermeye kalkınca Atatürk birdenbire ciddileşti:
– “Ne yaptınız Vali Bey. Bu fakir milletin zaten yemek için sadece bir ekmeği var. Ona da mı göz diktiniz? Onu da mı elinden almaya kalktınız? Bula bula fakirin ekmeğini mi buldunuz arttıracak?”
Vali kıpkırmızı kesildi. Doğrusu ya böyle bir tepki pek beklemiyordu.
– “Şey efendim...” diye kem küm etmeye başlamıştı ki, Atatürk sesini daha da yükselterek şöyle konuştu:
– “Bizim millet başka milletlere benzemez. Bizim millet ekmekle beslenir. Ekmeği kara somuna katık eder. Fakir köylünün yiyeceği bir baş soğanla, bir somun ekmektir. Ekmekten ne istediniz? Ekmek fiyatını arttıracağınıza, elinizden geliyorsa yüz paraya indirin...”)
Atatürk’ün bu değerlendirmesine, katılmayanlar elbette var. Lakin bizim onları zor duruma düşürmek gibi bir niyetimiz yok. Mesela Canan Karatay Hoca’nın, “Ekmek yemeyin” diye konferanslar vermesine de itiraz etmiyoruz.
“Kadınlara dokunma!”
Afgan kralına böyle dedi
Yaşadığımız günlerin en aktüel konularından biri de “Kadın cinayetleri.” Mazlum kadınlara destek kampanyaları yapanlar, “Kimse Recep Zühtü olmasın” dövizleri niye taşımazlar?
(Recep Zühtü, Atatürk’ün sofrasından ve yanından hiç eksik etmediği yakın arkadaşlarından biriydi. Çankaya Köşkü ’nde olsun, Dolmabahçe Sarayı’nda olsun Atatürk’ün her zaman yanıbaşında görmeye alıştığımız Recep Zühtü’nün kıskançlık yüzünden metresini tabancayla vurma olayı vardır ki, kolay kolay aklımdan çıkmamıştır.
Recep Zühtü, Sinop milletvekiliydi o zaman. Dokunulmazlığı vardı. Adli makamlar da, Atatürk’ün yakını diye Recep Zühtü hakkında kovuşturma yapmaktan çekiniyorlardı. Fakat umumî kâtip Hasan Rıza Soyak, cesaretini toplayıp, ertesi sabah Dolmabahçe Sarayı’nda sabah gazetelerini okuyan Atatürk’e olayı bir bir anlattı.
Bu olay, kadınlara karşı büyük bir saygı besleyen Atatürk’ün duygularını çok incitmişti. Hele bunun yakınlarından ve koruyucularından biri tarafından yapılmış olması, onu canevinden vurmuşa benziyordu. Olayın Atatürk üzerindeki tepkisi ne olacaktı. Merak ve heyecanla işin sonunu bekliyorduk. Hasan Rıza Soyak dimdik ayakta duruyor, bu üzücü olayın Atatürk’teki etkilerini ölçmeye çalışıyordu:
– “Ne emredersiniz Paşam?” diye sorunca, Atatürk şu karşılığı verdi:
– “Kanunî işlem neyse onu yapsınlar. Hiç müsamaha gözetmeden...)
Tarih ve İstanbul
Anlatıcının Atatürk ve İstanbul üzerine iki anısını şimdi buraya peş peşe koymamızı, belediyelerin çevre düzenlemecilerine yol göstermek niyetine yormasın hiç kimse. Yahut İstanbul’u yok etmek icraatlarına dayanak yapmasınlar.
( İngiltere Kralı, İstanbul’a gelişinde Barbaros Hayretin Paşa’nın Beşiktaş ’taki türbesine çelenk koymak istemiş. Bugünkü Beşiktaş Parkı’ndaki Barbaros Anıtı’nın bulunduğu yerde Abdülhamid’in Beşiktaş Muhafızı 7-8 Hasan Paşa’nın türbesi var. Atatürk, Beşiktaş’a gidip, türbeyi görmek istiyor.
– “Barbaros’un Türbesi bu mu?” diye soruyor.
– “Hayır Paşam. Bu 7-8 Hasan Paşa’nın Türbesi” diyorlar.
– “Burada ne işi var 7-8 Hasan Paşa’nın. Barbaros’un kanatları altına girmiş.”
Türbenin onarılmasını ve çevresinin park haline getirilmesini emrediyor... Hasan Paşa Karakolu ile Türbe kaldırılıp, duvar yıkılıyor. Barabaros’un Türbesi meydana çıkıyor. Meydan onarılıyor, oduncular iskelesi kaldırılıyor. Hamidiye Çeşmesi de Spor ve Sergi Sarayı alanına naklediliyor. Bütün bunlar üç gün içinde oluyor. Kral da getirip çelengi koyuyor.)
*
(Atatürk, Harbiye’de öğrenciyken hafta tatillerini Beykoz’da Yûşa Efendi Dergâhı’nın şeyhine konuk gider, Şeyh de O’na ve beraber gelen öbür gençlere okulu bırakmamalarını, okuyup büyük adam olmalarını öğütlermiş.
Atatürk, bunu hiç unutmamış. Boğazdan her geçişimizde başını Beykoz’un üstündeki Dergâha doğru çevirerek eski anılarını tazeler ve bize:
– “Eğer bize Şeyh Hazretleri okuma aşkı vermeseydi, halimiz nice olur, der dururdu.)
İsmet Paşa duyar mı, duyarlı mı?
Atatürk’ten anılar olur da, içinde İsmet Paşa geçmese olur mu?
Kahramanımızın nakledeceğimiz anısından önce, bir başka olayı, bizzat tanığının ağzından bir kere daha yazmak istiyoruz, şimdi yine yeridir diyerek.
İkinci tanık, Y. Ziya Ortaç. Duymuş, neşrettiği dergisinin 1953 yılındaki bir sayısına yazmış.
“Atatürk’ün eski silah arkadaşlarından Cevat Abbas ölmüştü. Yaver bu acı haberi, o zamanki Cumhurbaşkanına en münasip dakikada, en yumuşak kelimelerle arzetti:
– Zat-ı devletinize, üzülecek bir haber vermeye mecburum paşam... Allah size ömür versin, Cevat Abbas vefat etti!
İsmet Paşa, kupkuru gözlerle bakarak, kupkuru bir sesle sordu:
– Ay, o hâlâ yaşıyor muydu?!..”
İşte böyle anlatılan Cevat Abbas ve İsmet Paşa’yı Cemal Granda’dan okuyalım.
(Bir başka gece yine Ankara’da eski köşkte Atatürk’ün elbiselerini yakınlarına dağıttığını hatırlarım. Anılarla dolu bir geceydi. İsmet İnönü, Cevat Abbas, Topçu İhsan falan vardı sofrada. Atatürk’ün neşesine diyecek yoktu. Gülüyor, şakalaşıyor, çevresine mutluluk saçıyordu:
– Kimseyi çağırmayalım da bu gece başbaşa kalalım. Başımızı dinleyelim. Biz bize olalım diyordu.
Atatürk’ün bu neşeli halinden yararlanmak isteyip, fırsat bu fırsattır diyen Cevat Abbas:
– “Paşam, senin İstanbul’dan getirdiğin gıcırgıcır elbiseler gardroptagüvelenip gidecek. Şunları ver de, çoluk çocuğa dağıtayım. Elbise elbise diye kaç gündür başımın etini yiyorlar” dedi.
Atatürk bu sözleri duyunca gülmeye başladı:
– “Çoluk çocuk anlaşılan sözün gelişi. Beni mi kandırıyorsun. Elbiseleri ya kendin giyeceksin, ya satacaksın” dedi.
Sonra gardroptaki elbiseleri getirtti. Hepsini Cevat Abbas’ın önüne sürerek:
– “Beğen, beğen al. Her zaman böyle olmam. Bu gece cömertliğim tuttu” dedi.
Cevat Abbas da elbiselerin içinden alabildiği kadar aldı. Ertesi günü bunları çoluk çocuk dediği kişilere dağıttı mı, dağıtmadı mı, pek bilemiyorum. Fakat bu şık ve pahalı elbiseler Cevat Abbas’ın üzerinden pek eksik olmadı.)
Dedenin öğüdü ne idi
Nakledeceğimiz son anı ise, bizim anlatmak istediklerimize tercüman olmuş diyeceğimiz bir enstantanedir. Belki okuma özürlüler, sözüm meclisten dışarı, bu “anı” üstünden demek istediklerimizi, maksadımızı, muradımızı, meramımızı anlar, sanıyoruz.
(Bir gün yine Atatürk, tarihle ilgili kalın bir kitap okuyordu. Öylesine dalmıştı ki, çevresini görecek hali yoktu. Bir sürü yurt sorunu dururken, devlet başkanının kendini tarihe vermesi, Vasıf Çınar’ın biraz canını sıkmış olacak ki, Atatürk’e şöyle dediğini duydum:
– “Paşam! Tarihle uğraşıp kafanı yorma. 19 Mayıs’ta kitap okuyarak mı Samsun’a çıktın?”
Atatürk, Vasıf Çınar’ın bu çok samimi yakınmasına gülümseyerek şöyle karşılık verdi:
– “Ben çocukken fakirdim. İki kuruş elime geçince bunun bir kuruşunu kitaba verirdim. Eğer böyle olmasaydı, bu yaptıklarımın hiç birini yapamazdım.)
( ) İçindeki yazılar resimde görülen kitaptan alıntılardır. Hürriyet Yayınlarının yaşantı dizisinde Kasım 1973 tarihinde yayımlanmıştır.