Avrupa’ya işgücü göçünün başlangıcı üzerinden 60 yıl geçti. Sayısal olarak binler ile ifade edilen ve misafir olduğu varsayılan işgücü göçü süreç içerisinde bünyesinde milyonlarca insanımızı barındıran kalıcı bir niteliğe büründü.

Süreç; duyguların, davranışların, inançların iç içe geçtiği ve tabii bununla bağlantılı değişim ve dönüşümlerin yaşandığı bir nitelik arz ediyor. Bu dinamik yapının analizi noktasında, akademik ve bürokratik kurumlarda, sivil toplum kuruluşlarında son yıllarda makro ve mikro ölçekte göç olgusu ile ilgili önemli çalışmalar yapılıyor.
Zaman zaman bu köşede işgücü göçü ile ilgili hususlara, taleplere, önemli görülen konulara değinmeye çalışıyorum.

Bugün de yine benzeri bir çalışmadan söz etmeye çalışacağım. Göç Araştırmaları Vakfı tarafından 8-22 Ekim tarihleri arasında “İşgücü Göçünün 60. yılında Almanya’da Türk Toplumu” başlığıyla online ortamda bir sempozyum düzenlendi. Eğitimden iş hayatına, entegrasyon süreçlerinden siyasal katılıma değin kapsamlı
boyutta ele alınan sempozyum Avrupa’da yaşayan insanımızın öncelikli meselelerini belirli ölçülerde bir kez daha gündeme getirmiş oldu.

Sempozyumda bendeniz de anavatan seçimlerine siyasal katılım hakkının genişlemesi ile yaşanılan ülkeye uyum süreci arasındaki etkileşimi ele almaya çalıştım. Elbette konunun detaylarına burada girmeyeceğim ancak meselenin özünde var olan şey; yurt dışında yaşayan insanlarımızın yaşadığı ikilemlerdir. Özellikle Avrupa’da yaşayan insanımız bir yandan asimilasyoncu karaktere sahip uyum süreçleriyle muhatap olurken diğer yandan ise anavatan ile bağları devam ettirmeye çalışmaktadır. Avrupa’da doğan, öğrenim gören, evlenen bir kişinin, dolayısıyla üçüncü ve dördüncü kuşak nesillerin, halen göçmen olarak anılması ve uyuma
zorlanması Avrupa ülkelerinin yasal dışlayıcı politikasının örnekleri olarak öne çıkmaktadır. Halbuki olumlu bir uyum süreci için göçmenlerin; medya ve sivil toplumda
kendi kimlikleriyle var olmaları bakımından kültürel entegrasyonun, özellikle iş yaşamında yapısal entegrasyonun ve siyasal katılım bakımından politik entegrasyonun
sağlanması beklenmektedir. Dolayısıyla göçmenlerin üzerine düşen yükümlülüklerden daha fazlası ev sahibi ülke açısından da geçerlidir. Ne var ki, bu perspektiften bir analiz yapıldığında ilgili ülkelerin büyük ölçüde başarılı bir karneye sahip olmadığı ve tam aksine dışlayıcı bir yaklaşımda olduğu kolaylıkla görülmektedir.
Bu dışlayıcı ve ayrımcı yaklaşım karşısında olağan bir refleks ile kendi kimliğine dönme ihtiyacı hisseden insanımız ise anavatan Türkiye ile bağlarını güçlü bir şekilde
devam ettirerek adeta hissettiği eksikliği gidermeye çalışıyor. Siyasal katılım bu anlamda önemli bir kanal özelliği taşımaktadır.

Eksiklik diye belirtiyorum ancak bunun belki de kullanılacak en yumuşak kavram olduğunu da belirtmem lazım. Yoksa hissedilen duygular, eksiklikten dehşet yönetimine kadar geniş bir yelpazede salınıma sahiptir. Zira konumunu kalıcılık üzerinde temellendiren insanımıza vefat ettiğinizde nerede defnedilmek istersiniz denildiğinde büyük çoğunluğun halen kendi köyüne götürülmeyi istemesi, sebep olarak da gelecekte “ölümüze bile katlanamayabilirler” demesi, önemli bir mesaj niteliği taşıyor. Örneğin sempozyumda sunum yapan Prof. Dr. Halil Uslucan’ın ortaya koyduğu güncel araştırma verilerine bakıldığında, kurumsal güven bağlamında Avrupa’da yaşayan insanımızın büyük ölçüde Alman devletine değil, Türk devletine ve Türk sivil toplum kuruluşlarına güvendiği görülmektedir.

Almanya’da “Müslümanlar Koordinasyon Konseyi” tarafından gerçekleştirilen ve bu yıl içerisinde yayımlanan “Müslimischen Leben in Deutschland 2020” başlıklı
bir araştırmada da dini cemaatlerin ve sivil toplum kuruluşlarının önemli temsil gücüne sahip olduğu görülmektedir. Dolayısıyla Avrupa’da yaşayan insanımız başta olmak üzere yurt dışı Türklerin yıllardır süregelen sorunları güncelliğini korumaya devam ediyor. Bu noktada, siyasi partilerin ve karar alıcıların yurt dışında yaşayan insanımızın siyasal katılım sürecini daha işlevsel olarak değerlendirmesi mecburiyeti bulunmaktadır. Konu ile ilgili yurt dışında ayrı bir seçim çevresi kurulması yönündeki öneriler bu açıdan ciddiyetle ele alınmalıdır.

Not: Avrupa’da yaşayan insanımızın sorunlarıyla ilgili uzun yıllardır çalışmaları bulunan Şaban Turhal Bey’den bir kitap hediyesi aldım. Şaban Bey, “Yerli ve Milli Bir Dava Peşinde Koca Bir Ömür” başlıklı kitabında naklettiği hatıralar ve çeşitli makaleler ile önemli bir boşluğu doldurmaya gayret etmiş. Oldukça istifade ettiğim bu ve benzeri yayınların yaygınlaşmasının önemli olduğunu özellikle belirtmek istiyorum.