Geçtiğimiz hafta sandık başına giden Almanya’da seçimler büyük ölçüde beklenildiği gibi sonuçlar verirken, aynı zamanda Almanya’nın yakın gelecekteki sıcak gündemlerini de güçlü bir şekilde ortaya çıkarmış oldu.
Bu gündemleri kısaca iki başlıkta özetlemek gerekirse; bunlardan ilki ağırlaşan ekonomik durgunluğun oluşturduğu stres, diğeri ise güçlü lider arayışı olarak tasvir edilebilir.
Sondan başlayacak olursak, Alman toplumu dağınık sandık sonuçlarıyla esasında Alman siyasetçilere önemli ve esaslı bir mesaj verdi. Neydi o mesaj? “Hiçbiriniz güçlü lider imajı veremiyorsunuz, bu işin altından kalkacak gibi durmuyorsunuz!” Zira sonuçlar açısından bakıldığında, kazananlar kısmında sayıldığı halde, seçim sonuçlarından ne müstakbel Şansölye Merz liderliğindeki Hıristiyan Birlik partilerinin gerçekten memnun olduğunu ne de adından sıkça söz ettiren AfD’nin düşünüldüğü gibi tatmin olduğunu söylemek mümkün görünmektedir. CDU/CSU ittifakının %30’un altına düşmeyeceği söyleminde olduğu gibi her iki partinin de (AfD ve CDU/CSU) mevcut sonuçların üzerinde bir beklenti içerisinde olduğu biliniyordu.
Seçimin kaybedeni olarak görülen diğer partileri değerlendirmeye zaten lüzum bulunmuyor, yalnızca Sol Parti bu anlamda bir farklılık arz ediyor gibi görünebilir, ancak sandık çıkış anketleri üzerinden değerlendirildiğinde Sol Parti’nin de büyük ölçüde tepki oylarını almış olma ihtimali gözden kaçırılmamalıdır.
Öte yandan, toplam seçmen üzerinden hesaplandığında neredeyse SPD’nin aldığı oya yakın bir oyun baraj altında kaldığı bilinmektedir. Seçimlere katılım oranının %82 seviyesinde olduğu bir dönemde yaklaşık 7 milyon seçmenin temsilden yoksun hale gelmesi Alman siyaseti açısından tehlike çanlarının çaldığının işareti olarak düşünülebilir.
“Seçmenler bu denli yüksek katılım gösterdiği halde niçin belli bir adreste yoğunlaşmıyor?” sorusu Almanya’nın gündeme alması gereken bir sorudur.
Güçlü ideolojik partilerin politika önerisi farklılıklarından kaynaklı politik parçalanmanın olmadığı aşikârdır. Bu sorunun cevabı, yine kendi içindedir. Bu soru, siyasi partilerin siyasetin sorunlarına çözüm üretmekte zorlandığı dönemde gündeme gelen bir sorudur. Çözümü her şeye rağmen yine de siyasetten bekleyen seçmenin kerhen oy verdiği ama hiçbir siyasi partiyi yeterli görmediği vaktin sorusudur.
Bu manzara, ülkede esaslı bir yönetim krizinin olduğuna ve bu krizi nihayete erdirecek güven telkin eden bir lider arayışının var olduğuna işaret eder.
Bu anlamda bir yandan baraj altında kalan partilerin oluşturduğu temsil sorunu, diğer yandan ise barajı geçen ama güçlü koalisyon kurma ihtimali görünmeyen partilerin ortaya koyacağı performans, siyasi partileri ve makro planda Alman siyasetini derinden etkileyecek gibi görünmektedir.
Daha net bir ifadeyle, seçim sonrası Almanya’da parlamento dışında kalanların da parlamentoya girenlerin de mutsuz ve umutsuz olduğu bir siyasal panorama göze çarpmaktadır.
Mutsuzların ve umutsuzların hâkim olduğu Alman siyaseti hem Avrupa Birliği hem de uluslararası siyaset bakımından yakın gelecekte kritik değişimlere kapı aralayabilecektir.
Seçim sonuçlarının ortaya çıkardığı diğer bir sıcak gündem, ekonomik durgunluk ve refah kaybıyla ilgili demiştik. Seçim sonuçlarının gösterildiği haritaya bakıldığında net bir şekilde görülmektedir ki, AfD’nin en çok oy aldığı seçim çevreleri Doğu-Batı Almanya ayrımını hatırlatan bir grafik ortaya çıkarmaktadır. AfD’nin en çok eski Doğu Almanya şehirlerinden oy alması ve bu şehirlerin bugün Almanya’nın sosyo-ekonomik göstergeler bakımından en düşük seviyelerdeki yerleşim yerleri olması önemli bir veridir. Elbette bu veriler uzun zamandır bilinen verilerdi, ancak bugün bu fotoğraf çok daha netleşmiş görünmektedir.
Seçim boyunca en sık gündeme gelen konuların enflasyon ve göç başlıkları olduğu düşünüldüğünde seçim tartışmalarının AfD’nin arzu ettiği konular etrafında şekillendiği söylenilebilir. Göçmenlerin yoğun yaşadığı şehirlerde, diğer yıllara nazaran, AfD’nin oyunu artırmış olması bunun bir yansıması olarak değerlendirilebilir. Unutulmamalıdır ki; hem Almanya’da hem de dünyada konuşulması gereken gerçek problem, aşırı sağ partilerin oyunun değil, sözünün yükselmesidir. Aşırı sağ söylemin diğer partiler tarafından da sahiplenilmesidir. Almanya seçimlerinde bu gerçeklik bir kez daha teyit edilmiş oldu.
Bugün Alman siyaseti, sosyal patlamaya zemin oluşturacak ekonomik ve siyasi krizin nasıl aşılacağı ile ilgili ciddi bir şekilde kafa yorması gereken günleri yaşamaktadır. Almanya’da yaşayan Türk toplumu başta olmak üzere göç kökenliler açısından sürecin endişe ile takip edildiği zaten bilinmektedir. Kısa vadede Alman siyasetine etki edecek güçlü lider profili bulunmadığına göre bir bütün halinde bu sorunların aşılması, siyasetin popülist söylemlerden uzak tutulması ve uzlaşının öne çıkartılmasıyla mümkün görünmektedir.