Geçtiğimiz günlerde bir dostumuzun gönderdiği mesaj vesilesiyle Amina Erbakan (Louise Becker) hanımefendinin vefat haberini aldık. Sonradan Müslüman olan, hukuki ve sosyal sorunlar başta olmak üzere Almanya’da Müslümanların derdiyle dertlenen, çocukların ve yetişkinlerin İslam’ı öğrenmeleri için ilmi yayınlar yapan Amina Erbakan’ın vefatı, bendenizi derinden üzerken diğer yandan da kendisiyle doktora tez yazım sürecinde yaptığım mülakatı zihnime getirdi.    

Erbakan Hoca’nın genç yaşta vefat eden küçük kardeşi Akgün Erbakan’ın eşi olan Amina Erbakan’ın Avrupa’da Millî Görüş’ün belli bir noktaya gelme sürecinde önemli katkıları olduğu yönünde aldığım bilgilerden sonra kendisiyle bir mülakat yapmanın yollarını aramaya başlamıştım. O süreçte kendisiyle yakın irtibatta olan bir hanımefendi kardeşimiz “yardımcı olabileceğini” söylemiş ve hakikaten kısa bir sürede mülakat teklifimize olumlu yanıt almıştık. 

Amina Erbakan ile 2017 yılı Mart’ının son günlerinde Köln’de kıymetli bir dostumuzun tercüme katkısıyla görüşmüştük. Mülakat sırasında Avrupa’da Millî Görüş’ün yaşadığı süreçler ve kadınlar teşkilatının temellerinin nasıl atıldığı ile ilgili hususlar hakkında konuşmakla birlikte aynı zamanda kendisinin ihtida sürecini de dinleme fırsatım olmuştu.

İhtida ile ilgili kısma geçmeden evvel teşkilatlanma süreçleri konusunda öğrendiğim ilgi çekici iki ayrı bilgiden bahsetmekte yarar görüyorum. Bunlardan ilki Avrupa’da yapılanmanın isminin şekillenmesi ile ilgili olmuştu.

Şöyle ki, Amina Erbakan, Kaplancılar ayrışmasından sonra tavsiyeler üzerine çatı kuruluş çalışmalarına başlandığını, o yıllarda hapishanede bulunmasına karşın Erbakan Hoca’nın, küçük kardeşi Akgün Erbakan ile sıklıkla telefonlaştığını ve bu görüşmelerde teşkilatın Millî Görüş ismiyle kurumsallaştırılması noktasında tavsiye ve yönlendirmelerde bulunduğunu söylemişti. Bu önemli bir bilgiydi, çünkü tarihsel süreçte yaşanan gelişmeler ele alındığında bu kararın Avrupa’da Millî Görüş’ün hızlı bir teşkilatlanma süreci yaşamasında oldukça etkili olması durumu söz konusuydu. Nitekim kuruluş sürecinde daha kozmopolit bir görünüm arz eden yapılanma, Avrupa Millî Görüş Teşkilatları (AMGT) ismini aldıktan sonra bir taraftan adeta rafinerizasyon (safların netleşmesi, temizlenmesi) yaşarken diğer yandan ise kurumsal aksiyon sürecine girmiştir.

Diğer bir bilgi ise 1990 yılında gerçekleştirilen Genel Kurul’dan itibaren “bu davada biz de varız” diyerek kadınların Avrupa’da Millî Görüş çalışmalarında aktif olarak yer almaya başlamasıdır. Amina Erbakan, hafta sonları yeni kurulan teşkilatlara ziyaretler düzenlediklerini, dini bilgiye duyulan ihtiyaç ve istekten ötürü yoğun ilgi ile karşılaştıklarını söylemişti. Kendisinin sonradan Müslüman olmasından ötürü “Bir Alman kadın, nasıl ve neden Müslüman olur?” şeklinde meraklı bakışlara şahitlik ettiğini, bundan ilham alarak Almanca Konuşan Müslüman Kadınlar Cemiyeti gibi bir oluşuma dahi yöneldiklerini aktarmıştı. Bugün Kadınlar Teşkilatı üzerinden yürütülen çalışmalar göz önüne alındığında o dönemde atılan bu adımların ne denli önem arz ettiği aşikârdır.

Amina Erbakan ile yaptığım mülakatın beni en çok etkileyen kısmı ise kendisinin İslam’a girme serüveni ve yaptığı can alıcı bir tespitti. 17-18 yaşına kadar manastırda eğitim aldığını, bu dönemde yaşadığı zihni sorgulamaların neticesinde İslam’a girmeye karar verdiğini söylemişti. Bunun üzerine, İslam ile şereflendikten sonra diğer Müslümanlarla nasıl bir ilişki içerisinde bulunduğunu sorduğumda ise aslında özellikle Avrupa’da yaşayan Müslümanlara mesuliyetlerini hatırlatacak uyarı niteliğinde bir tespit yapmıştı.

Amina Erbakan, Müslüman olan Almanların bir yandan kendi milleti tarafından dışlandığını diğer yandan ise doğuştan Müslüman olan Türkler ya da Araplar tarafından da kabullenilmeme sorunu yaşadığına dikkat çekmişti. Dolayısıyla Müslüman olan Almanlar, yalnızlaşma sorunu ile karşı karşıyaydı.

Şaşkınlık içerisinde bu tespiti biraz daha somutlaştırmasını istediğimde ise aynen şu ifadeleri kullanmıştı:      

“Avrupa’da geleneklerin bir bağlayıcılığı yok, ancak Müslümanlarda gelenekler çok güçlü. Kabileler halinde Müslüman olan Türkler, kültürlerini de beraberlerinde getirdiler. Geleneklerin dine bağlı olduğu düşünülüyor. Örneğin gelinlerin beyaz gelinlik giyip kırmızı kuşak bağlaması bir Yahudi geleneğidir. Hâlbuki bugünkü düğünlerin Hz. Fatıma’nın düğünü ile ne ilgisi var! Bu, bütün konularda böyle yaşanıyor. Buna adapte olamayanlar mecburen yalnızlaşıyor.”

Yani muhatabımızın Müslüman olmasını değil, bizim gibi olmasını, yaşamasını istiyoruz. Böyle olunca da kaynağından İslam’ı öğrenen mühtedi Almanlar doğuştan Müslüman olanların yaşantısındaki tezatları fark ediyor ve adapte olmaya direniyor.

Sonradan Müslüman olan bir kişi olarak Amina Erbakan Hanımefendi’nin yaptığı bu tespit; hali pürmelalimizi hatırlatması bakımından bizim için hüzün sebebi olurken onların İslam’a sarılmalarındaki samimiyeti göstermesi bakımından ise hayranlık duygusuna sebebiyet vermişti.

Bu vesileyle Amina Hanım başta olmak üzere Dr. Yusuf Zeynelabidin’den Hasan Damar’a kadar Avrupa’da bu çalışmaların öncüsü tüm isimleri hayırla yâd ediyor, her birisine rahmet diliyorum.