Stratejik ortağımız olan ABD, Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu günden beri ülkemiz üzerinde içimizdeki kriptolarla ortak yıkma çalışmaları yapmaktadır. Türkiye ne zaman kabuğunu kırmaya çalışsa, birileri tarafından düğmeye basılarak ekonomimizi zarar uğratmaktadır. 17 Aralık olaylarında da bunu yaşadık ve Türkiye ekonomisini milyon dolarlarca zarara uğradı. Amerika elinde tuttuğu ülkelerde hiçbir şeyi şansa bırakmamaktadır. Amerika’nın başarısı sahip olduğu “bilgi birikimi”nden gelmektedir. Bunu yaparken yalnız, resmi ajanı olan diplomatları aracılığıyla değil, o ülkeleri yakından tanıyan, hatta onlardan olan bir uzmanlar ordusu besleyerek neler olup bittiğini öğrenmeye çalışıyor. Bu çalışmaların bir boyutu da “medya gerceği”dir. Zaman zaman medyada algı oluşturarak, toplum denetlenir, rıza üretilmesi yöntemi hazırlanır. “Rıza” üretmeyi başaramazsanız, eğer halk denetlenmez ve propaganda işe yaramazsa, o zaman devlet yeraltına inmeye komplocu operasyonlar ve gizli savaşlar yürütmeye zorlanır.  İçişleri Bakanlığı’nın onayı olmadan ve Genelkurmay’dan görüş alınmadan, Jandarma Genel Komutanlığı’nın inisiyatifiyle kurulan Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele (JİTEM)’nin devlet tarafından varlığı uzun zaman kabul edilmedi. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın başlatmış olduğu soruşturma sonucunda Jitem’in varlığını kabul etmek zorunda kalmıştır. Türkiye’de yaşanan darbeler ve ekonomik krizler, ülkemizin kalkınmasını önlemekten başka bir şey değildir. Yaşanan her darbe ve yaşatılan her ekonomik kriz sonucunda birileri daha fazla zenginleşmiştir. Bütün ipuçlarını takip ettiğinizde, deliller sizi batının istihbarat örgütleriyle iş birliği içine giren kriptolara çıkarmaktadır. Bunu yazdığınızda birileri, sizi “nefret söylemi yapıyorsunuz” diye yaftalayarak, hedef saptırabilmektedir. Oysa ortaya çıkıp, “Ben kripto’yum bunun için beni hedef gösteriyorlar” diyemiyor.

28 Şubat’ta medyanın oluşturduğu algı, Müslüm Gündüz ve Fadime Şahin’di, bugün ise ayakkabı kutusudur. Ayakkabısı Kutusu aynı zamanda mağduriyetin de algısıdır. Yolsuzluğun algısından nedense mağduriyetin algısına dönüştürülmüştür. Ayakkabı kutusuyla oluşturulmak istenen algı, güçlü medya desteğiyle tersine çevrilmiş, mağduriyet algısı oluşturulmuştur. Erbakan’ı bitirmek için, emir alan medya birçok “algı” oluşturdu. Örneğin: “Kanlı mı olacak kansız mı Kadayıfın altı kızardı mı ” ve buna benzer sözleri cımbızlayarak bir “şeriat devleti“ kuracak algısı oluşturulmuş ve dava açılması sağlanmıştır. Yönlendirme ve rıza üretme çalışmaları sadece medya eliyle yapılmadı. Bu cemaatler eliyle de yapıldı ve yapılmaktadır. Dinlerarası diyalog ve bunun ürünü olan “Ilımlı İslam” bu çalışmanın ayaklarından sadece biridir… Dinler arası diyalog aslında Louis Massigton ile başlamıştır. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra sanayileşmenin sonucunda meydana gelen materyalistleşme, egoistleşme ve ateistleşme Vatikan’ı rahatsız etmiştir. Yeni bir hamleyle inançsızlık batağına sürüklenen eski Hıristiyanları yeniden kazanmak, Katolik ve Ortodoks olarak bölünmüş bulunan Hıristiyanlığı birleştirmek ve Yahudi düşmanlığını önlemek ve hatta Misyonerlik teşkilatını yeni bir seyir vermek gibi gaye ve ihtiyaçlarla harekete geçen Vatikan, 1964 yılında konsül bünyesinde “Hıristiyan olmayan Dinler sekretaryası” kuruldu. Aynı isimli beyanname yayınladı. Bu beyannamede “Anti Semitizm” yani Yahudi aleyhtarlığı kınandığı gibi, Havariler’in hepsinin Yahudi asıllığı teberrüz edilerek Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesindeki halleri sebebiyle kınanmalarının doğru olmadığı belirtilerek, bu sebeple onlardan “Lanetlenmiş” olarak bahsedilmemesi gerektiği ileri sürüldü. Hâlbuki o tarihe kadar bütün Katolik Kiliselerinde Pazar ayininde önce Yahudilere Lanet duası okunurdu.

Bugün ülkemizde batıyı ve Yahudileri sevdirmeye çalışan ve masonlardan “başarı sertifikası” alan farklı cemaatler olduğunu görmekteyiz. Ilımlı İslam çalışmaları neticesinde, emperyalizm işe önce Kur’an’ı ılımlı hale getirilmesiyle başladı. AB Türkiye Delegasyonu Başkanı Kretschmer’in bizzat, eski ABD Büyükelçisi Edelman’ın mektup yazarak rahatsızlığını dile getirdiği ve her Cuma camilerde okunan Ali İmran Suresi’nin 19. Ayeti, “Allah katında Yegâne Din İslam’dır”, AKP hükümetinin gayretleriyle hutbeden çıkartılarak yerine hadis-i Şerif konuldu.  Bu paralel devletin isteğiydi ve Ilımlı İslam’ın gereği doğrultusunda yapılan bir çalışmaydı. Dinlerarası diyalog İslam dinine vurulan bir darbedir. Bu diyaloğu yürütenlerin önündeki en büyük engel Milli Görüş’tür. Bundan dolayıdır ki, medyalarında ve TV’lerinde Saadet Partisi’ne yer vermezler. Saadet Partisi dışındaki bütün partilere çok rahat oy verebilirler. AKP’ye sırt çeviren diyalogcuların gideceği adres, Saadet Partisi gibi gözükse de, başka limanlara doğru hareket ederler. Çünkü amaçları, dindar bir nesil yetiştirmek değil, Türkiye’yi idare etmektir. Bu yolda her şeyi mubah olarak gören bir zihniyetin bu ülkeye verebileceği hiçbir şey yoktur.