“Sabahın olmadığı yerde Akşam gazetesi...”

Rahmetli Üstad Necip Fazıl’ın “Çerçeve” yazılarının birinde, bir paragrafına böyle başlaması aklımda kalmış.

TİP Milletvekili Çetin Altan’lı Akşam Gazetesi’nin bir haberine veya haberi verişlerindeki maksatlarına reddiye olabilir o günkü fıkrası. Savunduğu Sağ’ın ön cephesini tahkim etmek ve maneviyatlarını yükseltmek görevinde Bab-ı Ali’de bir numaraydı çünkü.

İşte o Akşam Gazetesi ile 60’lı yılların başındadır karşılaşmam. Ben çocuklarına ders çalıştırırken, çantasından çıkardığı gazeteyi itinayla okurdu rahmetli amcam. Ertesi sabah bazılarını ancak alabildiğim o gazeteyi saklayarak eve getirir, bir köşede saklanıyorum sanarak okurdum. Adı Akşam’dı ve mutlaka gündüzün okumak yasaktı. 27 Mayıs’ın oluşturduğu havadan, benim payıma da böyle düşünmek kalmış olmalıydı.

Rahmetli Üstad’ın olmadığını yazdığı sabahın, Bab-ı Ali’de Sabah gazetesi olduğu malum. Bayimize beş adet gelen “Ulus” gazetesinin dört adedi iade giderken, beş adet gelen o “Sabah” gazetesi iadesiz olsun diye beş okuyucusunu arardım; ki bazılarına aşina idim; beş kilometreye yakın yol yürürdüm şehrin içinde, koltuğumun altında taşıdığım gazete yüküyle.

İşte o Akşam ve Sabah gazeteleri günümüzde yandaş sıfatıyla anılıyorlar, yok edilen Bab-ı Ali’nin son yaşayanlarınca. A. Şinasi Hisar’ın deyimiyle söylersek, (Bunu da rahmetli Üstad’dan öğrendim) “Tahammülün fevkinde” olmasına rağmen, onları ara sıra ben de karıştırıyorum; bugün olduğu gibi.

Muhalif TV kanallarının bağıra çağıra duyurdukları bir haberi aradım. Sekizinci sayfada idi ve tek sütunda bir kibrit kutusu alanı kadar yer kaplamıştı.

“MHP’de 3 vekilin istifası kabul edildi.”

Yazdıkları habere, buldukları başlık bu. Üç vekil, milletvekillerindendir MHP’nin. Fakat tam sıfatı yazmak fazla harf kullanmak olur ki israftır, günahtır. Gerçi o üç milletvekili söz konusu ise, bu tasarrufu yerinde sayarız ve itibarlılığın fedakarlık alanına sokmayız.

“MHP’de 3 vekilin istifası kabul edildi.”

Halkın yana yakıla ve günlerdir beklediği bir habermiş gibi böyle müjde havasında duyurmak, başka beklentisi olanlara, mesela asgari ücret artışı, emekli aylığına zam bekleyenlere sakinleştirme tesiri olsun diye, müsekkin hedefli olsa gerek.

“MHP’de 3 vekilin istifası kabul edildi.”

Habere dalacakların, “Oh nihayet!” rahatlamasını yaşayacakları bu başlıktan sonraki cümle, bir MHP yetkilisinin açıklamasıdır. Diyor ki: “Parti içinde devam eden bir inceleme mucibince...”

İnceleme gereğince, sebebiyle, sonucu olarak, illeri ve ad soyadları anılan üç vekilin istifaları istenmiş...

Neden istenmiş, niçin istenmiş, kim tarafından istenmiş? MHP’de vekil istifası istemek geleneği mi var? Sorularına haberci gazete Akşam’ın bir merakı olmadığından veya okuyucularını, yazdıkları gibi kabule alıştırdıklarından, cevap yazılmamış. Sadece netice ilan edilmiş. “Müteakiben de istifa dilekçeleri kabul edilmiştir.”

İstemenin ardı sıra, hemen sonrasında bekletilmeden kabul edilmiş. Normal sonuç. Reddetmek için istifa istenilmeyeceğine göre...

Soyadları yazılan müstafi MHP vekillerinin, yani istifaları istenmişlerin son sözleri de yazılarak noktalanmış Akşam haberi.

“Liderimizin, partimizin ve teşkilatlarımızın, son nefesimize kadar emrindeyiz.”

MHP’nin lideri, parti varlığı ve teşkilatları ayrı tellerden mi çalıyor ki, illa vurgusuna ihtiyaç duymuş müstafi olmaları istenenler?

Akşam gazetesinin habercilerinin böyle sorulara merakları yok. Nasıl ve ne olacaklarını bilmek yetiyor: Önce geriye dön, marş! Sonra son nefesi al!

“Altına hücum” korkusundan mıdır, bir yandaş gazetenin, ittifakçıları MHP’nin vekillerinin ürettiği bir haberi, diyetisyenlik rolü üstlenerek bir kibrit kutusu alanına sığdırmaları?

Neden olmasın?

Madenlerimiz yağmalanıyor! Dış güçlerin şirketleri alıp götürüyorlar! Haykırışları, çaresizliklerinin sloganı olmuş muhaliflere, vekillerimiz çanta hamalları taşıyarak ülkemize işlenmiş altın getiriyor! Hem kazanıyorlar, hem de kazandırıyorlar derlerse, bunun maliyetinin altından kalkamazlar zira.

Türkiye yüzyılında olup bitenlerin haberi böyle yazılırmış. “Bu da geçsin basın kayıtlarına.”

Geçse ne olacak demesin hiç kimse. Gülhane Parkının ceviz ağaçlarının farkında olmaya muadil bir durum çıkar ortaya.

Akşam Gazetesi’nin geleneğinin başladığı yıllarda, bu ve benzeri haberler bir başka yazılırdı. Mukayesesi kolay olsun diye 60’ların Akbaba’sından  bir örnek verelim.

“Seçim kütükleri hazırlanıyormuş. Seçmenlerin meslekleri de yazılıyormuş adlarının hizasına. Katip seçmenleri tanıyor. Muhtar soruyor: Ahmet oğlu Mehmet neci?

– Katil, efendimiz!

– Yaz, bıçakçı!

– Mehmet oğlu Ahmet neci?

– Kaçakçı, efendimiz!

– Yaz, müteahhit.”

Katibi, gazeteci diye, muhtarı da mühür sahibi bilirseniz, işin içinden çıkmak ya da labirenti yıkmak kolay olur.

Sözü altına getirmek istiyoruz. Altın kıymetli madendir. İsteriz ki bizim de sözümüz kıymetli olsun.

Altın deyince, yani Akşam Gazetesi’nin haberinin ötesinde öğrendiğimiz, taşınabilir maden altınının yolculuğunu duyunca, bir Anadolu fıkrası, yaşanmışlığı düştü aklımıza.

Karaman ilimizin Karasakal namıyla maruf muhterem bir hocasının, bir suale cevabıdır dillerde dolaşan. Bu sayfamızda tefrika etmiştik.

Bir Cuma vaazının, soru–cevap faslında, cevabıyla daha da ünleneceği, o soruyla karşılaşır hocamız.

Hanımların kullandığı altının zekatını kim verecek? Kime düşer o zekat? Soru bu.

Cevap, sade üç kelimedir: Altını kullanan verir!

Muhalif TV haberlerinde gelen altınların duyunca, bu fıkrayı anlatarak, kullananı öğreneceğiz, gibi bir niyetimiz yok bizim.

Maksat, mizah olsun.

Sayfamız bir mizah sayfasıdır zira.

TWİTİNE TWİTİNE YANDIM

İki adet sosyal medya paylaşımına çekmek istiyorum dikkatlerinizi.

“Bizden gözüküp İsrail ve Batı’ya çalışan müptezeller sizi.

Utanmasalar ‘Kahrolsun İsrail’ yerine ‘... Türkiye’ diyecekler!

Soykırımcı İsrail’in katlettiği masumlardan hiç bahsetmemiş, durmadan ‘Ticaret’ diye Türkiye’ye saldırıyor!

Kuzu mintanı giymiş satılık kadavralar!”

Gazetemizin sitesinde haber olarak gördüğümde bu ifrazatı, en azından kenara çekilerek sessizleştirilir sanmıştım yazıcı kronik hastayı.

“Bizden” diyerek, artık kim iseler, kendilerini balonladıktan sonra kurulan cümle çok yürek yakıcı.

Hangi cesaretle veya destekle yapmış bilmem, Türkiye’nin önüne o (kahrolası) ünlemi koymayı.

Kendilerinden saymadıkları yapacaklarmış bunu. Niyet okuyarak Başbakan astıran Yassıada Savcısı’nın gömleğini giymişler; içlerinde-kini “Diyecekler” fiiline yüklemişler.

Bu nasıl bir Türkiye sahiplenmesidir ki, geçmişte kalan en “yanlış” gösteri ve yürüyüşlerde dahi söylenmeyeni yandaşlık aşkına yapıştırmak istemişler.

Çocuk cinayetlerini, “Her şeyi paraya bağlamayın” mazeretinde değerlendirenlerin, boru hatlarındaki petrolden 1 dolarcık kazanma hesabını kutsal ticaret sayanın, “Kuzu mintanı giymiş” dedikleri, dönseler ve kravatlarını gösterseler ona ve “Bak, biz seninle de pişti olmadık” deseler, rengi kızıl ötesine geçerdi; bundan eminiz.

Bir kere daha “Yaşasın Türkiye” diyor ve ikinci paylaşıma geçiyoruz.

Bir önceki paylaşımında “Harbiyeli olmak” üzerine yazan Sayın Mustafa Varank’ın, ikinci paylaşımını aynen alıyoruz buraya.

“Disiplinsizliği göz ardı etmeye çalışıyorlar.

Disiplin suçuna nasıl karar verileceği de kanunlar ve mevzuatla bellidir.

Harbiyeli değil, babanızın oğlu olsa farketmez!

15 Temmuz’u akamete uğratmasak, ‘Yurtta sulh, cihanda sulh’ diyen FETÖ’cüler için de siper olacak adamlardan bu işleri öğrenecek değiliz.”

Sayın Varan’ın “Disiplinsizlik” dediği disiplinsizliği, ünlü tarihçi yazar Sayın Murat Bardakçı 07 Eylül tarihli yazısında tarif ediyor.

“Kılıçlı yemin, askeri öğrencileri hedef alan işte bu (sayımı ve dökümü yapılmış) psikolojik baskıların neticesidir.”

“Seneler süren baskıların neticesinde bir disiplinsizlik meselesinden ibaret olan bu mesele...”

Kanunları ve mevzuatları iyi bilen Sayın Varank, 6 Şubat depreminin sabahında, Sanayi ve Teknoloji Bakanı olarak, kanunlar ve mevzuatlara göre aynen şunları söylemişti; onbir vilayetimizde acılar yaşanırken. 

“Uşak’taki üreticilerimiz 1 milyona yakın battaniyeyi bölgeye gönderiyor. Bu da aslında Türkiye’nin üreten bir ülke olduğunun göstergesidir.”

15 Temmuz’da Cumhurbaşkanı Başdanışmanı sıfatı da olan Sayın Varank’ın, “Yurtta Sulh Konseyi” adıyla bilinen yapıya, söylemin “Cihanda sulh” vurgulu ikinci kısmının ilavesinin nedenini bulmak ve bilmek zor.

Sayın Erdoğan’ın bir Ege mekanında tatilde iken eniştesinden öğrendiği 15 Temmuz’u, akamete uğratma başarısını sahiplenenlerden olduğunu ilan eden Sayın Varank, iş öğrenilecek adamları da sınıflandırmış.

Maksat vatana ve millete hizmet olunca...