SSCB yıkılana kadar güç dengesi adı altında birbirleriyle didişen ABD ve Sovyetler, dünyayı da kendi kafalarına göre parsellemişlerdi. Dünyanın bir bölümü ABD’nin yanında hizalanırken, diğer bölümü ise Sovyetler’den yana diye niteleniyordu. NATO ve karşısında Varşova Paktı gibi…
“Ya ABD’den yanasın ya da Sovyetler’in” acullüğü, dünyanın o dönemki iki eşkıyasının neden olduğu bir garabetti. Güç dengesinin kasıp kavurduğu dünya konjonktüründe “arada ezilmek istemeyen” ülkeler, bu metazori tercihe zorlanıyordu.
Türkiye de, dönemin yöneticileri ve onların kısıtlı bakış açıları nedeniyle adım adım ABD emperyalizmine doğru sürükledikçe sürüklendi. Adeta “elini verip kolunu kurtaramayacak” bir noktaya doğru ilerledi.
Marshall Yardımı ile başlayan süreç, her alanda ABD’nin dümensuyuna ve etki alanına girmekle neticelendi maalesef. Buna karşı çıkmak, yıllar boyunca sanki Sovyetler lehinde bir tavırmış gibi algılandı, ki bu yanlış anlamanın Türkiye’ye maliyeti de hayli ağır oldu. Amerikancılık zihinleri esir aldı.
Sırf NATO’ya katılabilmek adına, binlerce kilometre ötede, bizimle hiçbir ilgisi olmayan bir mesele için asker göndermek gibi bir acayipliği yaşadık. Gerekçe, Sovyet tehdidine karşı NATO kalkanına girebilmekti. ABD-Sovyet çatışmasında “tarafsız” kalmak, “taraf olmaya” nazaran daha bir şahsiyet ve dik duruş istiyordu çünkü. Dönemin siyaseti de “ABD’den yana olalım”, “Sovyetler’den yana olalım” aculluğuyla maluldü tabi.
Sovyetler’in yıkılması, Soğuk Savaş’ı bitirdiği gibi dünyayı da ABD açısından “dikensiz gül bahçesine” çevirdi. ABD, kendi kendine “dünyanın jandarması” ünvanını alıp “alikıran başkesen”likte daha da pervasızlaştı. Bu sefer hedef tahtasına, 11 Eylül saldırılarını bahane ederek İslam’ı oturtarak sistematik işgallere başladı. “Komünizme karşı savaş” sloganını “teröre karşı savaş”a çevirdi. Kendi işgallerini, tecavüzlerini görmezden gelip “İslami terörizm” türünden uydurma kavramlarla dünyanın başına bela olmayı sürdürdü.
Afganistan’ı, Irak’ı, Libya’yı işgal etti, milyonlarca insanı öldürdü, milyonlarca hayatı kararttı, aileleri parçaladı, ülkelerin huzurunu bozup geleceklerini kararttı. İnsanlığın tepesine bir kez daha bir kabus gibi çöktü. Mısır’da darbe yaptı, Arap Baharı’yla İslam alemini bir kez daha dizayn etmeye girişti. Suriye’yi işgale niyetlendi, İsrail’in güvenliği için Ortadoğu’da yeni uydurma devletler için çalıştı ve hala da çalışıyor. Şimdi de hedefinde İran var.
Güney sınırımızda PKK’nın uzantısı bir devlet için göz göre göre çalışıyor. Gözümüzün önünde binlerce TIR silah, mühimmat vs yolluyor, teröristleri “düzenli ordu” oluşturmak için eğitiyor. İşin acı tarafı ise, bırakın geçmiş vukuatlarını son 15-20 senedeki Ortadoğu “performansı” bile bir barbarlık vesikası olan ABD’yi hala ve hala “müttefik”, “ortak” vs olarak nitelemeyi sürdürüyoruz. Zaman zaman bir kriz çıkıyor, zaman zaman ilişkilerimiz geriliyor ama her nedense “birlikten çalışma niyetimiz” hiç etkilenmiyor bundan. İlk fırsatta “ortak çalışmaya devam” mesajları vermeye devam ediyoruz.
Son olarak, “ajan ve terör destekçiliğiyle suçlanan” bir rahip için tehditler savuran ABD ile, “rahibin serbest kalması” neticesinde yeniden “normalleşme” havasına giriyoruz. Bu “normalleşmenin” ardından neredeyse davullu zurnalı kutlamalar düzenlenmediği kalıyor iktidar basınında… Hele ki bir de ABD’nin “züccaciyedükkanına girmiş fil” mizacındaki başkanının İran yaptırımlarından Türkiye’yi muaf tuttuğu haberi gelince “piyasalar coşuyor”! Bir Allah’ın kulu da çıkıp da, “İran’la ticaret yapıp yapmayacağımıza bir başka devlet nasıl karışırmış? ABD kim ki hakkımız olanı bize lütfediyor?” demiyor.
Saçma sapan bir zafer sarhoşluğu yaşıyoruz ama kendimize hala “ABD bizim aslen neyimiz olur?” sorusunu sormuyoruz. Halbuki, katlettiği masumlar, tarumar ettiği ülkeler onu “dünyanın baş belası” olarak biliyor!