“400 vekil verilseydi, bunlar olmazdı!”
Hürriyet Gazetesi’nin tartışmalara yol açan internet sitesi başlığı bu cümle idi.
Söylenmemiş bir sözü söylenmiş gibi yazdılar!
Evet dedi Hürriyet sorumluları birkaç gün sonra. Herhalde hata yapmış olmalıyız.
Özür dilemelerinin muğlaklığını ancak böyle anlatabildik. Lakin bizim üstünde durmak istediğimiz, analizini yapmak istediğimiz yerler buralar değil.
En başa dönelim.
Türkiye’nin gözü önünde olan ve her anı kayda geçen bir söyleşi programından alındığı iddia edilen cümle, neden bu cümledir
Cumhurbaşkanı’nın ağzından çıkan onlarca, yüzlerce cümleden cımbızın payına bu mu düştü Yahut tespit edilip alınan bir cümle, neden tıraşlanarak bu hale getirildi
Üzerinde durulması gereken soru, budur.
Doğru cevabı bulunduğunda, kartel medyasının bir düğümü çözülmüş olur!
Gece nöbetindeki laletdain gazeteci çocukların işi değildir, böyle bir cümle bulup Hürriyet sitesinin manşetine çekmek. Çeyrek yorumcuların isim saydıkları programlar ise, Nihat Erim’in ünlü şal ile örtme geleneğinin bugüne yansımalarıdır. Kanmak bize uygun değil.
AD’nin kiraladığı akıl, ben olsaydım orada, böyle bir şey söylerdim, düşüncesiyle manşete yansıtmıştır o cümleyi. Zira kiralanmış o akıl sahibinin en iyi bildiği kişi, kendisidir. Ve elbette çok önce, ne verilseydi, neyin olmayacağını söyleyebilmek cimnastiklerini yaptıkları ihtimalini de hesabın içinde tutun.
“Taksim’den Şişli’ye kadar olan arazilerin tümü AD’ye verilseydi, bunlar olmazdı!”
Çok büyük ve iddialı oldu, biraz küçültelim.
“Hilton ve civarının sahibi AD’ye AVM’ler, gökdelenler yapma hakkı verilseydi, bunlar olmazdı!”
Böyle bir isteği olmadı mı AD’nin
Emlakçılığı, tapu işlerini bir kenara koyalım, siyasi görüntülere dönelim.
“Davutoğlu, Başbakan olarak atandığında, AD’nin yanına koştuğunun görüntüleri verilseydi, bunlar olmazdı!”
Mesut Yılmaz örneği var. Mesut Yılmaz’ın örnekliği madem ki kötü idi, neden sayın Erdoğan iftar sofralarında yanına oturttu, iltifatlar etti
AD kartelinin manşetler yazan akılları, işte bu mantıkçılığın ücretlileri olduğundan, ne verilirse neyin olup, neyin olmayacağını iyi yazarlar!
Fakat iktidarcı cepheye ne bunları anlatabilirsin, ne de AD’nin devşirmelerine (ki basında ilk biz kullandık bu deyimi.) saldırmalarının yanlış olduğunu...
Önceleri burda duruyorlardı, burda oturuyorlardı, burda yiyip içiyorlardı, gezip tozuyorlardı, burda hesap açtırıyorlardı...
Eee!
Sonra oraya gittiler, ordan sövüp sayıyorlar.
Yani burda yaptıkları işi, sadece bir forma değişikliği ile mi sürdürüyorlar
Yoksa sen, neden beni devşirmediler de onu tercih ettiler sendromu mu yaşıyorsun
Bunlar ön sorulardı. Çözülmesi gereken, neden göç ettiler AD kartelinin bayrağı altına, diye ifade edebileceğimiz gemici düğümüdür.
İktidarcılar, yediklerinden yedirmemiş, giydiklerinden giydirmemiş olabilirler mi
Mantığın gidebileceği daha öte galiba yok!
Bir zavallılık noktasına daha değinerek noktalamak durumundayız düğümleri anlatmamızı. Kılıç İskender’e lazımmış!
Bir camları kırılmış, bağırıyorlar. Halbuki bizim arabalarımıza kurşunlar değdiğinde hep susmuşlardı.
Şu gerçeği hiç anlayacakları yok iktidarcıların.
AD kartelcileri, kalemşorları, akıl daneleri size ve kendilerinden olmayan herkese nasıl yaşayacaklarının; neyi, nasıl yapacaklarının kuralını koyar, izahını yapar. Önemli olan kendileridir, kendi istedikleridir. Kim dedi size, onların, sizin halinize ağlayıcı olacaklarını...
Yanlış beklentiler, savrulan kahkahaların duyulmasını engellermiş; diyorlar!
FUAT’IN AVNİ’Sİ SİNSİLERİN SİSİ’Sİ...
Twitter fenomeni diye ünlendirilen Fuat Avni kimdir Bu soru olayları sorgulayan insanların akıllarına düştüğünde, cevap verebileceğini sandıkları bazı insanlar ister istemez gelir gözlerinin önüne.
Sayın Gülerce de bunlardan biridir.
Yaşadıklarını tv kanallarında, “James Bond, Kraliçe’nin Emrinde” filminden sahneler anlatır gibi aktarıp, dinleyicilerini “Arkası yarın” merakının Melahatlarına eşleştirmesinden kaynakladır onun önceliği.
Sayın Gülerce bunları bildiğinden...
Yeniden “Star”laştırıldığı gazetede yemlemiş, ondan mükemmel ve dörtbaşı mamur bir itiraf bekleyenleri.
Sanki bir tek okuyanı kendisi imiş gibi bir Zaman yazarının geçen senelerde yazdığı “Fuat Avni, CIA içinden olabilir” fantastik yazısını kaynak gösteriyor ve o da olabilir diyor.
Bu ne tespit, bu ne yol gösterme... Tam Gülerce’ye layık.
Demezler mi adama, onca sene orada yedin içtin. Kimin hangi kapasitede olduğunu, kimin hangi ölçekte durduğunu farkedemedin mi
Yöneticileri olmakla övünüyordun. Fuat Avni kaabiliyetlileri tespit edemedin diyelim, Fuat Avni’lere taş taşıyacakları da mı bilemiyordun O zaman bu nice okumaktır maaş bordrolarını
Ülkesinin ve ülkesinin insanlarının yabancı ülke ajanlarınca aşağılandığı, hakarete uğratıldığı bir yerde, bir noktada ve o yabancı ajanlar tarafında bulunmak, onların yazdıklarından ve eylemlerinden zevk duymak nasıl bir duygudur, bu ülkenin nasıl bir çocuğu olmaktır Hatıralarını çocuklarına aktarırlarken, bu sahneleri hangi ad altında anlatıyorlardır
Gülerce’nin yeni yeni hazırlandığı, programlandığı yıllardan misallendirelim demek istediklerimizi.
Öncesi ve sonrasıyla 12 Mart günleri. Sokağa çıkma yasaklarının sık sık konduğu, İstanbul’un ve Ankara’nın pazarlarını kapalı tuttukları günler.
Bir emniyet yetkilisi anlatıyordu: O kadar hassas istihbaratımıza rağmen, tespit edilen adreslere vardığımızda, aradıklarımızı bulamıyor, hep eli boş dönüyorduk.
Arananlardan ve fakat bulunamayanlardan biri, yeni yerinden cevaplıyordu yetkili emniyetçimizin bulamama sebeplerini: “Bizim Radyo”yu dinlerdik. (Sınırımızın biraz ötesinden yayın yapan ünlü Rus radyosu. Sayın Memed diye başlayan yorumları ertesi günlerde sol yanımızdan okunurdu.) Ne zaman “Kara tren” türküsü çalındı, anlardık ki baskınlar olacak, aramalar olacak. Herkes sığınaklara! Adresler boş kalsın...
Anlamak istediğim, ellerimle tutmak istediğim işte bu duygudur. Yanlış bulduğun, yanlış saydığın dahi olsa, kendi ülkenin bir icraatına karşı, yabancı bir ülkenin ajanlarıyla birlikte olmak... Nasıl bir hissetmedir bu
“Polis hücre evlerini bastı, elleri boş kaldı” gibi “kına”lı haberlerle sempatizanlara moral aktaran gazete habercileri dahil, arandıklarında “Kara tren” türküsü dinleyenler, bugün nerededirler, devletin nerelerinde görevler almışlardır
Hatıraları ve çocukları ikileminde nasıl bir kaynaştırma sağlamışlardır. Çocuklarına aktardıkları genlerinde, “Kara tren” türküsü çalanlara sempatik olmak varsa, vay bana, vaylar bana, vay Gülerce’lerden medet umanlara...
KARDEŞLİK GÜNLERİMİZ UZAK OLMASIN
Ziya Osman Saba, 30 Mart 1910 tarihinde İstanbul’da dünyaya geldi. Babası binbaşı Osman bey, Paris askeri ateşesi idi...
Cahit Sıtkı Tarancı, 4 Ekim 1910’da Diyarbakır’da dünyaya geldi. Babası, Diyarbakır’da ticaret ve ziraatle uğraşan köklü pirinçcizadeler ailesinden Bekir Sıtkı Bey...
29 Ocak 1957’de İstanbul’da vefat eden, Eyüp Sultan’daki aile kabristanına defnedilen ve bugün adının yanına mezarı kayıptır notu düşülen Ziya Osman Saba’nın birkaç ay önce, 12 Ekim 1956’da Viyana’da vefat eden ve Cebeci Asri Mezarlığı’nda yatan arkadaşı Cahit Sıtkı Tarancı’yı anlattığı şiirini bugün bir daha okumamızın vaktidir.
Düşümde
Düşümde gördüm Cahit’i:
Banka gibi bir yer,
Aynı servise verilmişiz,
Yolumu gözler.
***
Baktım ki, toplamış memurlarını
Nutuk çekmede şefimiz.
El edip geçecektim yerime
Sessiz.
***
Cahit bu, dayanamadı, boynuma atıldı.
Gözyaşlarını duydum yüzümde bir ara.
O, düşümde ağladı.
Bense uyandıktan sonra.
***
Bir İstanbullu’nun ve bir Diyarbakırlı’nın birbirlerine böyle yandıkları günlerden, nasıl geldik bu günlere...
Ziya Osman, Cahit Sıtkı’ya ağlıyordu,
Biz, Cahit Sıtkı’nın doğduğu yerlerden gelen şehitlerimize...
SPOR OLSUN KÖŞESİ
Ekmeğimiz mi yaramadı suyumuz mu
Yukarıdaki gazete kupürünü 9 Eylül 2015 tarihli Fotomaç gazetesinden aldık.
Siz ne düşünürsünüz tek sütun 10 satırlık bu gazete haberini okuduğunuzda Ben düşündüklerimi yazayım. Biraz cahilce olacak ama...
Brescia diye bir adam var. Hagi’nin oynadığı hangi takımsa, işte onun başkanı. Hagi’ye yapılan ve Hagi’nin kabul ettiği teklifi reddeden ünlü adam...
“Ama Brescia reddetti” kelimelerinden başka mana çıkar mı İtalyanca bilmiyorsak, İtalyan liglerinin takımlarını ezberden sayacak kadar rahatsızlığımız da yoksa...
Hagi hayranı ve Hagi fan’ı değilseniz, Napolili olamadığı o günlerin hemen sonrasında Hagi’nin G.Saraylı olduğunu sanırsınız. Yani ben öyle sandım ve demek ki Hagi, G.Saray’da, Brescia’yı pişman etmek için oynadı, diye düşündüm.
“Yıllar sonra” ve “hâlâ kızgın”sa...
Hagi’nin içinde bir acı varmış.
La Gazzetta Dello Sport ile paylaşırken bu acısını, bilmem anlaşılıyor mu, bir acı daha yaşıyordu Hagi. Kendi anlatmak zorunda kalması...
Bir ecnebi spor gazetesinin röportajını, üstelik ülkesinde iyi bilinen eski bir futbolcu ile yapılan röportajı, ülkemizin bir spor gazetesi neden bu kadar kısa ve elastikiyete müsait bir şekilde aktarır bir sayfasının köşesinde
Bu soruya da cevap bulmalıydım. İnternete yazdım ve hadisenin teferruatından haberdar oldum.
Brescia, Hagi’nin oynadığı ve küme düşen bir İtalyan futbol takımı imiş.
Bresica reddetti denilirken, kasdedilen yöneticilermiş.
Dahası da var öğrendiklerimin...
Napoli, düşen takımların oyuncuları arasından arıyormuş yeni Maradona’sını. Eskisini Arjantin’den getirmesine rağmen...
Yeni Maradona olmak, ancak Napoli’de oynarsa mı mümkün olacaktı Hagi şiddetle inanmış buna ve sadece Hagi olmasının hâlâ kendisini tatmin etmediğini itiraf etmiş.
La Gazetta Dello Sport’un Hagi ile yaptığı o uzun röportajda, G.Saray adının hiç geçmemesi, Hagi’nin bir kere bile G.Saray adını anmaması mıdır, bizim futbol gazetemizin olayı 9 cm2lik bir alanda geçirme sebebi
Ama kendileri habere “G.Saray’ın efsane isimlerinden Gheorghe Hagi...” diye başlamayı biliyorlar...
Başarısız Barcelona ve Real Madrid günlerinden sonra, Türkiye’de, G.Saray’da futbol seyircilerinin onu hayata döndürmek, futbola bağlamak için günlerce alkış terapisi uyguladıklarını, unutmamasını... G.Saraylıların beklemek hakkı idi ama,
Evet, O Karpat Hagi’sı imiş!