"Şahsen ben, yaptığım her şeyin hesabını bu dünyada milletime, ebedi âlemde de Rabbime vermeye hazırım."

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğanın, PKKlı teröristlerin Dağlıca ve Iğdırda asker ve polisimize yönelik son yılların en kanlı saldırısını düzenlemesinin ardından canlı yayında söylediği sözler bunlar.

İlk bakışta ne kadar da masum duruyorlar değil mi Fakat bana sorarsanız, bugün milletçe ve hatta ümmetçe içine sürüklendiğimiz karanlığın en önemli sebeplerinden biri bu sözlerde gizliydi. On üç yıldır giderek artan şekilde ülke yönetiminde “tek başına” söz sahibi olan Tayyip Erdoğanın düşünce dünyasının en gizli sırları, bu cümlelerde saklıydı.

Peki, neydi o sırlar, izninizle anlatayım, lütfen dikkat buyurunuz.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, her zamanki gibi müthiş özgüveniyle yaptığı konuşmasında, sorumlusu olduğu her şeyin hesabını bu dünyada millete, ahirette de Rabbimize vermeye hazır olduğunu söylüyordu.

Erdoğan, millete hesap vermekten bahsederken elbette ki sandığı kastediyordu. Çünkü 17/25 Aralık sürecinde başlayan uygulamalar ve ardından yapılan hem yerel, hem de Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Erdoğan’ın söylediği sözler hafızalardan silinmemişti. Sürecin başlamasıyla bir gecede devletin yapısının nasıl değiştirildiği unutulmamıştı. Şüphelilerin aklanabilmesi için yargı tarafından titizlikle sürdürülmesi gereken soruşturmaya izin verilmemiş ve dosyalar kapatılmıştı. Bütün bunların üstüne, yapılan seçimlerin ardından Erdoğan’ın sandıkta aklandığını iddia etmesi, tüm Türkiye’nin gözleri önünde olmuştu. 

Oysa hem Türkiye, hem de dünya tarihi, sandıkta çok yüksek oranlarda destek bulmalarına rağmen, yıllar sonra açılan dosyalar sayesinde aslında pek de aklanamadıkları anlaşılan politikacılarla doluydu. Geniş halk yığınları karayı ak, akı da kara gibi gösteren medya organları tarafından kolayca yönlendirilebiliyordu. Anlayacağınız sandık denilen şey bir aklanma aracı değildi, olamazdı. Yani Erdoğan’ın sözleri arasındaki millete hesap verme kısmı oldukça sorunluydu.

Gelelim Cumhurbaşkanı’nın düşünce dünyasını gözler önüne seren ve durumun vahâmetini tüm açıklığıyla ortaya koyan ikinci kısma.

Erdoğan, sandıkta aklanmayı başardığı gibi, ahirette de Rabbimize hesap vermeye hazır olduğunu haykırmaktaydı. Hâlbuki bizim inancımıza göre her Müslüman, havf ve recâ, yani korku ile ümit arasında olmakla mükellefti. Evvela kutsal kitabımızda müminlerin tarifi, “Onlar, korku ve ümit arasında Rablerine dua ederler” şeklinde yapılmaktaydı. Yine Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam, “Bir kulun kalbinde korku ve ümit bir araya gelirse, Allah Teâlâ o kula umduğunu verir ve korktuğundan emin kılar” buyurmaktaydı. Yani bırakın Erdoğan gibi milyonlarca insanın sorumluluğunu üstlenen liderleri, bizim gibi sıradan insanların bile, “Yaptığımız her şeyin hesabını Rabbimize vermeye hazırız” deme hakkı yoktu. Farkında olarak veya olmayarak böyle bir cümleyi sarf eden herkes, en hafif tabiriyle haddini aşmış olurdu.

Peki, öyleyse dindarlığıyla bilinen ve hatta bu vasfı sayesinde yıllardır halkından destek bulan Tayyip Erdoğan, nasıl oluyordu da yapıp ettiği her şeyin hesabını Rabbimize rahatlıkla verebileceğini söyleyebiliyordu Erdoğan bu cüreti nereden alıyordu

Mesela bu toprakların bin yıllık direniş damarı olan Milli Görüş hareketini bölüp parçalamanın hesabı hiç mi sorulmayacaktı

On üç yıldır 80 milyonluk bir ülkeyi yönetme sorumluluğunu üstlenen bir lider, nasıl oluyordu da bu kadar pervasızca sözler sarf edebiliyordu

Devr-i iktidarında milyonlarca Müslüman’ın şehit edilmesinde ve iki İslam ülkesinin işgal edilmesinde, kurduğu stratejik ortaklıklar sayesinde payı bulunan bir yönetici, nasıl oluyordu da kendinden bu kadar emin olabiliyordu

Mesela, Irak işgali boyunca İncirlik’ten kalkan Amerikan savaş uçaklarının yağdırdığı binlerce bombanın hesabı, kendisine hiç mi sorulmayacaktı

Ya da Amerika ile imzalanan eğit-donat-ölüme yolla anlaşmaları sayesinde, hiç bitmeyecek gibi görünen Suriye yıkım savaşında kendisinin hiç payı yok muydu

Tarih boyunca milyonlarca şehidin kanıyla sulanan aziz vatanımızın, küresel şer odağı NATO’ya ait olduğunun ilan edilmesi, bir karşılık bulmayacak mıydı

Aynı NATO’nun en önemli askeri güçlerinden biri olarak, Libya’da devam eden iç savaş ateşinin yakılmasına yardım edilmesi, Rabbimizin huzurunda hiç mesele olmayacak mıydı

Veya 30 yıllık eli kanlı terör örgütüyle çözüm süreci adı altında yürütülen pazarlıklar boyunca, yine kendi itiraflarından anladığımız kadarıyla, o terör örgütünün silah depolamasında ve öldürücü gücünü kat kat arttırmasında, Erdoğan ve emri altındakilerin hiç suçu yok muydu

Evlatlarımızın kanının akıtıldığı şu günlerde bile, PKK’nın en büyük hamisi olan Amerika ile gizli mutabakatlar imzalamanın, atılan her adımın Amerika ile birlikte atıldığının gururla ilan edilmesinin bir karşılığı olmayacak mıydı

Ya da sürdürülen faizci kapitalist ekonomik düzen sayesinde, aç bırakılan ve borca esir edilen insanların vebali, bunca yıldır bu toprakları yöneten lidere hiç sorulmayacak mıydı

Ergenekon davası adı altında yıllar yılı yürütülen sürecin sonunda, milli orduya kumpas kurulduğu itiraf edilmemiş miydi

Şimdilerde “paralel çete” ilan edilen gruba, on iki yıl boyunca “ne istedilerse veren” Erdoğan değil miydi

Yönetimi boyunca Beşşar Esad’la ilişkilerden, PKK ile müzakerelere kadar, bir yığın hayati konuda mütemadiyen aldatıldığını tekrarlayan yine Erdoğan değil miydi

ÖYLEYSE BİZ DE SORALIM

Sorumluluğunu üstlendiği milletinin kaderini etkileyen birçok konuda aldatıldığını tek tek itiraf eden bir lidere, ne kadar güvenilebilir

Bu ölümcül hataların ardından Rabbimizin huzurunda bile hiç çekinmeden hesap verebileceğini söyleyen bir yöneticinin, kendi iç muhasebesini yapabilmesi, hatalarından ders alması ve o hataları bir daha asla tekrarlamaması ne kadar gerçekçi olabilir

Bin yıllık tarihimizin bu en önemli kırılma noktalarından birinde, kılı kırk yarması ve kırk düşünüp bir konuşması gerekirken, böylesine pervasızca hareket eden bir liderin milletini selâmete çıkarması, ne kadar mümkündür

REÇETE MİLLİ GÖRÜŞ’TE

Sahi bu topraklar, son nefesine kadar bütün bu hayati konularda bizleri hep uyaran ve uyarılarında da hep haklı çıkan merhum Erbakan Hocamızdan daha basiretli bir lider gördü mü Elbette görmedi.

Şu karanlık zamanlarda yolumuzu aydınlatacak ve milletimizi bu buhranlardan kurtaracak başka bir seçenek kaldı mı Elbette kalmadı.

Peki, Milli Görüş’ün tek temsilcisi olan ve merhum Erbakan Hocamızın meşalesini elinde taşıyan Saadet Partisi’ne gelip teslim olmanızın zamanı gelmedi mi

Elbette geldi, hatta neredeyse geçiyor.

O halde yıllar önce çıkardığınız o kutlu gömleği yeniden giymek ve aslınıza rücû etmek zorundasınız.

Yoksa ya hep birlikte tarih sahnesinden silineceğiz, ya da merhum hocamızın sesine kulak vererek hep birlikte yeniden büyük Türkiye’yi kuracağız.

Lamı cimi yok!

Başka yolu yok!