Aslına bakılırsa, şu an en başat gündem maddesi olarak bir kez daha ve en sakil haliyle gözler önüne serilen “Amerikan emperyalizminin çapaçulluğu”nu ele almak gerekiyor. Kendini “dünyanın jandarması” olarak göstermeye çalışarak “emperyalist eşkiyalığı”nı o bildik propaganda marifetleriyle “özgürlük ve adalet savaşçısı” olarak takdim eden ABD, bu sefer ona bile tenezzül etmiyor ve yarım ağız bir “uyuşturucu üretimi” bahanesini öne sürerek gerçek nedenin petrol olduğunu gizlemeye bile gerek duymuyor.

Trump’la birlikte tüm dünyayı ve dolayısıyla da tüm insanları kendisinin malı gibi görme ilkelliğini daha da ham bir şekilde ortaya koyan, hiçbir diplomatik nezaketi ve siyasi edebi gözetmeyen sakil bir tavrı önceleyen ABD, güce tapan ve güçlüyü haklı gören çevrelerin de alkış tutmasıyla iyice pervasızlaşıyor. Bu gözü dönmüşlüğün giderek küresel bir tavra dönüştüğü bir ortamda son yaşanan hadise, tam da zamanın ruhuna uyuyor ve aslına bakılırsa zamanın ruhunu teşkil ediyor.

Her ne kadar bir diktatör veya otokrat da olsa, kendi ülkesinde çok çeşitli eleştirilere ve şikayetlere de neden olsa, bir ülkenin devlet başkanına yönelik bir saldırının, hele ki eşkiyalar gibi “adam kaçırma”nın hiçbir hukukta yeri yoktur, olamaz. Bu konuda Avrupa Birliği’nin ikircikli tutumu, neyi söylediği ve savunduğu belirsiz açıklamaları klasik çifte standardına ve ikiyüzlülüğüne tam da uyuyor. ABD karşıtı cepheden yükselen tepkiler de zaten beklendiği şekilde. Bu durumda, özellikle Gazze Planı meselesinde “Trump’ı destekliyoruz” gibi tuhaf bir tavra giren İslam aleminin vereceği mesaj önem kazanıyor.

Ancak gelin görün ki, orada da işler hayli karışık. ABD’nin yanında hizalanan Arap ülkeleri ayrı bir fasıl, diğer İslam ülkeleri de klasik sessizliklerine bürünmüş vaziyetteler. Burada şöyle bir sonuca varılabilir; ABD, modern zamanlın kovboyu, yani eşkıyasıdır. İsrail meselesinde bunu alenen göstermektedir. Dolayısıyla, onun dostluğu veya müttefikliği de “ayıyla dostluktan” farksız olacaktır. İslam aleminin payına düşecek olan ders de bu olacaktır herhalde.

Bu küresel gündem arasında es geçilmemesi gereken yerel ve aslına bakılırsa da bu ülkenin ana gündemi ise enflasyon-hayat pahalılığı-geçim sıkıntısı aksıdır. Özellikle 2021’de kontrolden çıkan enflasyonla birlikte hayat pahalılığı ve geçim sıkıntısının halkın yegane gündemi olurken, yaşanan hızlı ve kapsamlı fakirleşme de tüm sosyal sınıfları (tabiri caizse belli bir “kaymak tabaka” haricinde) olumsuz etkiledi. Eriyen reel gelirle birlikte alım gücü dibi gördü, insanlar yaşamaktan ziyade “hayatta kalabilmeye”, “ay sonunu getirebilmeye” odaklandı. Herkes için çok çetin geçen bu mücadelede belki de en büyük darbeyi emekliler yedi. Gerçekten çok absürd aylıklarla geçinmesi beklenen emekliler diye bir toplumsal realite oluştu.

2024 yılı, manidar bir şekilde “Emekliler Yılı” ilan edilmişti. Emeklilerin ihya edileceği, haklarının teslim edileceği, sıkıntılarının giderileceği bir yıl olması beklendi, ancak bunların hiçbirisi olmadığı gibi geçim sıkıntılarının ve mağduriyetlerinin tavan yaptığı bir yıl oldu. Aldığı aylığı ev kirasına bile yetmeyen veya evi kendisinin bile olsa maaşıyla torun torbasına harçlık bile veremez olan emekliler, 2025 yılında daha da kötüye gitti. Aylıkları “sefalet ücreti” olarak nitelenen asgari ücrete bile yaklaşamadı. Ekonomik koşulların ağırlığı ve geçim sıkıntısının nefes aldırmaz hale gelen zorluğu herkes gibi emeklileri de perişan etti.

Resmi enflasyon rakamlarına göre bile değil de hedeflenen enflasyona göre verilen maaş zamları, sokaktaki enflasyonun acımasız gerçekliğiyle birleşince de geçim sıkıntısı çeken milyonlar daha da büyüyor. Bundan emekliler daha fazla acı çekiyor belki, ancak toplumun geri kalanı da yakıcı bir geçim sıkıntısının ağırlığıyla banka kartlarına ve kredilerine sarılarak yaşamaya çalışıyor. Bir yandan kişi başı milli gelirin 17 bin dolara çıktığı söylenirken (ki bu hesap zaten afakiyken bir de "baskılanan" dolara göre hesaplandığı için hiçbir mana ifade etmiyor) diğer yandan ise bankalara kart ve kredi borçlularının sayısı hızla artıyor.

Sözün özü, 2026 yılı hızlı bir giriş yapıyor ve kimseleri memnun etmeyen 2025’i de aratacak şekilde hem küresel hem de yerel gündemleriyle insanlara pek de nefes aldıracağa benzemiyor.