"Bir başka ülkeye,
bir başka denize giderim," dedin,
"bundan daha iyi bir başka şehir bulunur elbet.
Her çabam kaderin
olumsuz bir yargısıyla karşı karşıya;
- bir ceset gibi - gömülü kalbim.
Aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede?
Yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam,
kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün,
boşuna bunca yılı tükettiğim bu ülkede."
Yeni bir ülke bulamazsın,
başka bir deniz bulamazsın.
Bu şehir arkandan gelecektir.
Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın.
Aynı mahallede kocayacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
Başka bir şey umma -
Bineceğin gemi yok, çıkacağın yol yok.
Ömrünü nasıl tükettiysen burada,
bu köşecikte,
öyle tükettin demektir
bütün yeryüzünde de.
(Konstantinos Kavafis, Şehir (1863 - 1933))
Muhtemelen herkes sabah kalkıp güne başladığında her şeyi normal okuyor olmalı ki, olup biten her şeyi kendi pencerelerinde belli bir makuliyete oturtabiliyorlar. Oysa A’dan Z’ye her şey sarsıntı içerisinde. Öyle ki toplumsal ve kültürel olarak geçirilen bu sarsıntılar bile kimseyi gerçek problemlerin kaynağını sorgulamaya sevk etmiyor. Haliyle hakikat ölçüsünü bir şekilde kurban etmiş bir toplumda hangi değerlerden bahsedilebilir ki? Nitekim hakikat dediğimiz şey, her şeyi sarıp sarmalayan anlam çerçevesi ve gündelik hayat ise onun pratiğe yansımış halidir. Oysa bugün gündelik hayata baktığımızda hakikat namına pek bir şey ile karşılaşmıyoruz. Sahte bile bir ölçüt isterken bugün hiçbir şeyi bir ölçüye, ölçüte vuramıyoruz. Sahte tabloların içerisinde iğne ile gerçeklik arıyoruz. Çoğu zaman da neyin gerçek, neyin gerçek kılığına bürünmüş vehim, keyfiyet, çıkar sarmalına sarılmış bir durumu önümüze bırakıyor.
Algıların, fantezilerin olgular yerine geçtiği, hakikatin esamesinin bile okunmadığı her işin bir imaj çalışması ile sürdürüldüğü bir zamanda kurguların bir parçası olmamak en büyük meziyetlerin başında geliyor. Elbette saf hakikatin kendini gösterebilmesi için öncelikle kurgunun bozulması, bulanıklığın giderilmesi gerekiyor. Bu bakımdan medeniyetten, yerlilikten veya millilikten bahsetmek sadece gerçeği örtmek ve fanteziyi beslemekten başka bir şey değildir. Bu bağlamda bütün sözler ve eylemler hakikat arayışı için değil konjonktürü korumak, kollamak ve sabitlemek için yapılıyor. Bu kurgulardan kurtulmadan sadece paranoyalara davet çıkarılmış, hastalıklı bir hali besleme devam eder. Gerçekten bir hakikat arayışı, özlemi olsaydı insanlar onun için yarış ederdi. Bugün daha çok menfaatlerin gölgelediği bir teslimiyeti gözlemliyoruz. Bile bile hakikat bilincinin perdelendiği bir yerde, fanatiklik en büyük zaferini kazanmış oluyor.
Yanılgıların sürekli yenileniyor olması, siyasal-sosyal yapıların giderek sahte olana alıştırdığı bir zaman diliminde yeniden bir bilinç alanı olusturmak her zamankinden daha zordur. Lakin böylesi zamanlar hep heyecan verici ve ümit doludur. Bütün bu organize kötülüklere, algılara, manipülatif zihinsel sapmalara karşı berrak bir saflığı ve muhabbeti koymak önemli bir etken olacaktır. Bu bakımdan böylesi zamanlarda sözler emekle, alın teri ve de fedakârlıklarla anlam bulur, vücut bulur. Dolayısı ile sürekli gündelik yozlaşmaların farkında olarak yeniden bilinci kuşanmak ve içine çekilirken karanlıklardan çıkmak gerekiyor. Bunun için de onların kötülük endüstrilerinin dişlilerini bir bir kırmak gerekiyor.
Elbette herkes farkındadır ki yeni bir başlangıç yapmak her zaman her şeyden çok daha zordur. İçinde birçok zorluğu ve riski de barındırır. Heyecan ise bir yolu yürümenin en önemli gerekliliğidir. Heyecan duymak riskleri de düşürür. İnanmak ise kendini vakfetmek gibidir. Onun için bizlere, (Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık daha vardır. Boş kaldın mı hemen (başka) işe koyul ve yalnız Rabbine yönel.) Lazım gelen şey, inanmak ve gayret göstermek gerektiğidir. Onun için sefer, yolculuğun ana ölçütlerindendir. Bu bakımdan samimiyetle ve saygı ve de sabırla yola devam etmek gerekir. Ne mutlu uyanabilenlere! Yolda olanlara… Hoşça bakın zatınıza…