Ab ile ilişkiler meselesi tam bir yılan hikayesine, tam bir pehlivan tefrikasına döndü. Uzadıkça uzadı, sündükçe sündü ama hiç mi hiç kopmadı. Uzadıkça da kafaları karıştırdı, allak bullak etti.

Referandum kampanyası öncesinde bir anda hedefe oturtulan Avrupa ülkeleri, adeta tefe konan, “karanlık odak” olarak nitelenen ülkeler, referandum biter bitmez yeniden “eski dost” hükmünde değerlendirilir oldu.

Referandum sürecinde, hem de bilfiil siyasilerin de dahil olduğu arbedeli, polis dayaklı, bolca hır gürlü Avrupa cevelanı, bir anda AB hayaline evriliverdi yeniden. Hem de AB’den de bu yönde ciddi bir beyan, ciddi bir zeytin dalı veya uzlaşma niyeti de gelmemesine rağmen oldu bunlar. Bir gecede yeniden AB yoluna revan oluverdik.

Benzer bir durum, dost mu, müttefik mi, düşman mı, darbeci mi olduğuna bir türlü karar veremediğimiz ABD ile de yaşandı. 15 Temmuz sonrasında iktidara yakın medyanın “darbeci ABD” haberleri, bir anda “çöp” hükmüne iniverdi ve “ABD ile yeni dönem”, “ABD’ye tarihi ziyaret” gibisinden bir “ABDseverlik “ sardı dört bir yanı.

Hem de “tarihi” addedilen ziyaretten birkaç gün önce ABD’nin adeta kasıtlı bir şekilde yaptığı “PYD’ye silah veriyoruz, geri de almayacağız” açıklamasına rağmen bir “dost”, “müttefik” havası pompalandı yine.

Bugün, bakıyoruz ki, AB ile yeni fasılların açılması, AB ile yeniden çalışma arzusu dile getiriliyor ve “bizim kadar bekletilen yoktur” sitemi de adeta bir “dosta serzeniş” havasında araya sıkıştırılıyor.

ABD’ye yaklaşımda, tarumar edilen İslam coğrafyasının hüznü ve işgallerin sorumluluğu sorun edilmiyor her nedense. Son yaşanan Katar krizi veya meselesinde, ABD’nin aleni rolü ortada olmasına rağmen yine “ortada kuyu var, yandan geç” tavrı sergileniyor. Mesela, ABD’nin Katar’a 12 milyar dolarlık savaş uçağı satacak olmasının söz konusu bile edilmediğini görüyoruz.

Siyasi ve diplomatik sahada bunlar olurken, iş halka yönelik mesajlar olunca tam tersi sözler duyuluyor. AB’nin Türkiye’yi çekememesinden tutun da karanlık tezgahların içinde olduğuna, Türkiye karşıtı terörü desteklediğine kadar tezler ileri sürülüyor. Ki çoğu da doğru bunların. Halka söylenen sözlerle, AB’ye verilen mesajların birbiriyle çelişmesidir mesele.

Aynı durum ABD için de geçerli değil mi? İç siyasette ABD’ye karşı söylenen “sert” sözler, nedense dış siyasette hiçbir zaman duyulmuyor. Diplomatik sahada duyulan tek ses “dost”, “müttefik” oluyor her zaman. Arada sırada yöneltilen küçük eleştiriler ise yasak savma kabilinden duruyor.

Bu allak bullak vaziyet, halkın da kafasını karıştırıyor olmalı. Daha birkaç ay önce misal Hollanda’yı protesto etmek için portakal bıçaklayanlar, şu anda ne düşünüyor acaba? Özellikle de Türkiye’nin en büyük akaryakıt şirketlerinden olan ve en geniş satış ağına sahip olan Petrol Ofisi’nin Hollandalı bir firmaya satılması hakkında ne düşünmektedirler? Özelleştirmenin iyi bir şey olduğunu, yabancı sermayenin daha da iyi bir şey olduğunu söylerler herhalde.

Camilerde İsrail’e lanetler yağdırıp, seçim sandığında İsrail’le dostluk kurulmasını onaylamak da vardır bu allak bullak olmakta. Bir toplumun zihni de bu tutarsız tavırlar kadar allak bullak olmuştur çoktan.

Ondandır ki, lafa gelince hakkı dilden düşürmeyip, her fırsatta güçten yana olmayı haktan yana olmaya tercih eder hale gelmiştir bütün bir İslami camia. Bu öyle böyle bir allak bullak oluş değildir vesselam.