Daha XIII.yy. da, Fransisken tarikati mensubu İngiliz Filozofu Roger Bacon (1214-1292), Aristoteles in tümden gelim (ta lil, deduction) yöntemi başta olmak üzere felsefi sistemini şiddetle eleştirip adeta topa tutarak şöyle bir çıkış yolunu önerecektir:
"Aristoteles yöntem ve düşüncesi Avrupa yı iki bin yıl oyalayıp geri bıraktırmıştır. Kesinkes terkedilmelidir. Onun yerine İbn Sina nın, (980-1037), İbn Heysem in tümevarım (istikra, induction) yöntem ve görüşlerini almalıyız."
Bu yaklaşım ve görüşleri dolayısıyla Bacon ın, bir bakıma, kuşkulu ölümü gerçekleştirilmiştir. Zehirlenerek öldürüldüğü, hem de uşağı tarafından, kuvvetle ileri sürülmüştür.
Ortaçağ Skolastik düşüncesine Aristoteles mantık ve felsefesinin Hıristiyan (Kilise) inanç ilkelerinin hizmetine koşularak egemen olması, düşünce ve bilimin yeni gerçeklere kapıyı kapatması anlamına geliyordu. Aslında inanç da şekli ve özünden yalıtılma durumuyla karşı karşıya bırakıldığı için, insanı sınırlandıran bir güce dönüşmüş bulunuyordu.
Kavramlar gerçek kabul edildiği ve bu kavramların içeriği Kilise nin onayına bağlı kılındığı için de, merak ve araştırma doğal olarak itizalî (heretique) bir ilgi ve eylem durumuna düşürülüyordu. Elbette zihni faaliyet, olabildiğince sürdürülüyordu ama kavram, konu, daha baştan belirlendiğinden dolayı ya kendi ekseninde devinip duruyor ya da avara kasnak misali verime dönüştürülemiyordu.
İnsan, doğa, ruh, Tanrı üzerine o kadar düşünülmüş, emek verilmiş, çaba harcanmış ve tartışmalar yapılmış olmasına rağmen, temelöncüller değişmediği için ulaşılan hükümler, vargılar ya da sonuçlar da benzer mahiyette olagitmişlerdir.
Sonuçta insan, doğa, tanrı kavrayışları yetersiz, bütünüyle gerçekliklerinden yalıtılmış sözel (mantıki) bir içeriğe dayalı olması hasebiyle, tıbtan tarıma, ahlâktan iktisada dolayımlanan konular yanlış düzlemlere savrulmuşlardır.
Ortaçağlar boyunca neredeyse periyodik her on yılda bir kasırga şiddetiyle gelen "kara ölüm", yani veba salgınları, bu zihni yapının toplumsal alanda somut göstergeleri sayılabilir. Keza tarımda bir türlü verimin arttırılamamasında nüfus azlığı etkisiyle sonuç doğrururken, aynı zamanda bilimsel geriliği teknik ilkellikle ortaya koyuyordu.
Bütün bunların temelinde, kilisenin tanımlamaya uğraştıkça kararttığı, hatta yokettiği (ki Nietzche, bu durumu, kilise, insandaki doğal duygu olarak tezahür eden Tanrı kavrayışını ve yönelimini öldürdüğü kanaatiyle öfkeye kargışlar, te lin eder, lânetler) Tanrı inancı bir tarafa, insan anlayışındaki sakatlık yatıyordu. Çünkü insan, ruh ve beden gibi, birbiriyle asla uzlaşamayacak iki tözden oluşmuş bir varlık (humanitas)tı.
Ruhun tözü saf, yüce, iyiyken, beden katışık, dünyaya (maddeye) bağlı, hatta onunla aynı tözü içkin, günahın ve kötülüğün mekanı olarak görülüyordu. Ortaçağ da, Engizisyon kararlarıyla günahkârların, akıl hastalarının vb. ateşte yakılarak, kaynar suda haşlanarak vb. cezalandırılmaları, sadece bir kin, nefret ve zulüm niyetiyle yapılmıyordu. Cezalandırılan Hıristiyan ın ruhunun saflığına kavuşup kurtuluşu sağlanmak isteniyordu. Yani bir tür merhametin tecellisiydi bu.
İmdi, zamanı ve olayları bir tarafa bırakıp temelde yatan zihin yapısını dikkate aldığımızda, farklı bir tarzda günümüzde tezahür imkanı bulduğunu söylemek, abartı sayılmamalıdır.
Sözgelimi, güncelliği derinden ilgilendirmesi bakımından demokrasiyi, seçim ve seçmeni, küreselleşmeyi, "Avrupa imgesini", ABD nin doludizgin ve ahlâki hiçbir değer gözetmeyen "hegemonya"sını bazı örnekler olarak sıralayabiliriz.
Bunların olduğu gibi bir gerçeklik olarak irdelenmesi yerine, mutlak dogmalar şeklinde atıf konusu yapıldıklarını görüyoruz.
Demokrasi, seçim ve seçmen, üzerlerinde durulacak ve tartışılacak, ne anlam ifade ettiklerinden çok ne anlam kaymasına uğratıldıklarına bakmak gerekiyor.
Bir sonraki yazının konusu bunlar olacaktır.