Her insan zamanını yaşıyor. Zamanının ruhundan ya etkileniyor ya da gücü yettiğince katkıda bulunuyor. Sorumluluk, tüketmek değil, katkı sunmaktır. Her insanın alanı, yeteneği ve gücü farklıdır. Kendisine düşen ise yapabileceklerini yapmasıdır.

İnsan iki türlüdür ya insan olarak kendi sorumluluğunda olan ve yaşayan ya da şeytanların yoluna kapılması, az ya da çok yanlışlar yapmasıdır. İlk bölümdekiler iyilikler ve güzellikleri hayatlarının ilkesi hâline getirirler. Diğerleri ise kimi zaman farkında olarak, kimi zaman bilinçsiz bir kapılışla olumsuzluklara katkı sağlarlar. Olumsuzlukların içinde yer alırlar, bunu tercih hâline getirirler.

Kimi olaylar insanların bir anlamda uyanışına neden olur. Örneğin milliyetçilik adına bir kurum ve çevre kendilerinin, ilkelerinin dışına çıktıklarında ortadan kaldırma yolunu seçerler. Bir insanı kurtarma veya onun tercihini kendisine bırakma olarak görmüyorlar. Sinan Ateş örneğinde olduğu gibi. Bir insanlık dramının somut bir göstergesi. Uzun süre gündemde kaldı, insanların belleklerinde yerini edindi. Olayların sertliği, karşı konuluşu kimi çevreleri sindirdi ya da sessizliğe bürünüldü. O çevreler için bir itibar kaybına neden olundu.

Şu içinde yaşadığımız günlerde Narin Güran olayı büyük bir yankı uyandırdı. Bu yankının elbette dramatik bir yanı var. Ancak bu olayın bu denli ilgi görmesinin ve tırmanmasının nedeni bir kız çocuğunun kayboluş dramından çok daha farklı nedenleri oldu. Diyarbakır’ın bir köyünde yaşanmış olması ilk elde belli çevreler için önemliydi. Diyarbakır hassas bir bölge, her yönüyle. Güçlerin, çevrelerin, ideolojilerin ırkî gerilimlerin yaşandığı bir bölge. Oysa bu bölgede ve Türkiye genelinde o kadar çok çocuk kayboldu ki, o kadar çok çocuk cinayetleri işlendi ki, hiçbiri Narin Güran olayı kadar dikkat çekmedi. Hemen her kesimin sahiplendiği bu olay örnek olsa da bütün çocuklar ve kadınlar için de sahiplenilse.

Bu durum üzerinde farklı ve yoğun tartışmalarda bulunuluyor. Nedenleri çok yönlü ve iddialı olarak ileri sürüyor ve tartışıyorlar. Böylesi bir durumda, PKK, tarikat, Kur’an kursu, imam ve daha birçok gerekçe ileri sürülüyor. Saldırıya bahane bulmanın fırsatları kollanıyor.

Bir yazımızda bu olaydan yola çıkarak “Çocuklar Allah’ın ayetleridir” başlığıyla değerlendirmiştik. Çocuk belli bir yaşa kadar saf ve temizdir. Aile kültürü, sokak, okul, dünyadaki dalgalanmaların etkileri çocukları belli anlayışlara doğru yönlendiriyor. Çocuk artık sorumluluk alanına girince o saf ve duru hâlinden bir başka hâle doğru yol alıyor. Çünkü çocuklar katışıksızdır, saf ve durudur. Ne zaman ki artık belli bir şekillenmeyle kendini bulmaya başlayınca yol seçimi kendisine kalmıştır. Bunun yaşı sınırı nedir, İslâm inanış ve düşünüşünde akıl ve kendini bulma olarak tanımlanır. Kendi kavramlarıyla ifade edersek akil ve baliğ olunca. Bunlar o ana kadar sorumluluk makamında değildirler.

Bir de deli ve meczuplar bunun dışındadır. Zaten akıl denilince hemen her yaş grubu için geçerlidir.

Her insanın birbirleriyle ilgileri olsun ya da olmasın birbirlerine karşı sorumlulukları vardır. Mazlum insanların korunma hakkı vardır. Mazlum duruma düşmemeleri için de çaba gösterilmelidir. Eğer böyle bir duruma düşmüşlerse o zaman sorumlulukları daha çok büyür.

Dünyanın neresinde olursa olsun mazlum mazlumdur, sahiplenilmelidir. Irkına, dinine, meşrebine bakılmaksızın. Çünkü onların güçlü ellere gereksinimleri vardır. Bir elin uzanması onları çok şeyden korur ve kurtarır. Asıl kurtuluşlarına neden olunur.

Zorlukları göze alamayanlar, kolaylıklara erişemezler. Zorlukların üstesinden gelinemeyince kolaylıklar oluşmaz.

Engelliler dünyasına girildiğinde karşılaşacağın ilk söz: “her insan engelli adayıdır” denilir. Elbette doğrudur. Bir insanın öldürülmesi, bir çocuk cinayetinin vahameti, kadınların öldürülmeleri gibi. Kadın ölümlerinin çok oluşu, erkeklerin güçlü ve acımasız oluşundandır. Çocuklar zaten güçsüzdür. Zalimlerin elbette güçleri vardır ki, zalimdirler.