Yeni bir zamanı yaşıyoruz. Günün ve dönemin karmaşası insanları etkisine almış bir bulamaca dönüştürmüş. Dört bir yandan kuşatma altında olan insanlık asıl değerlerini bulmada zorlanıyor. Yol seçiminde bir tercihi söz konusu olamıyor. Yolu olmayan bir hayat karmaşası. Bu da insanı hayat yorgunu yapıyor. Seçeneksiz kalıyor. Müslüman’ın yol istikameti bellidir. Doğruları, iyileri, güzelleri ortada. Bunun dışında yeni bir arayışta olmak anlamsızlık. Bir Müslüman’ın seküler bir hayat içinde kendisine tercihte bulunması asıl sorun ve seçeneksizlik. İdealden vazgeçiş. Büyük hedef yolunu terk etmek.
Yanlış bir hayat tarzı içinde doğru bulunmaz. Batı’nın kavramları içinde ise asla doğru olana varılamaz ve erişilemez. Günün en temel sorunların başında ilahi olanın terki. Batı demokrasisinin belirlediği kurallar içinde bir yol arayışında olmak. 15 Temmuz’dan sonra Müslümanlar istikametlerini değiştirdiler. Geçmişte karşı bulundukları kavramları içselleştirdiler. Demokrasinin kuralları içinde hak olana ulaşılamaz. Hâkimiyet kavramının tanımı da artık bu oyunun kuralları içinde aranır oldu. Hak ve adalet, iyi ve doğru, sevap ve günah, hayır ile şer bu oluş içinde aranır oldu. Allah’ın hükümlerinin bir tercihinden söz edilemez böylesi bir ortamda. Hâkimiyet halkın ise o zaman kitabın ve sünnetin tercihinden söz edilemez. Hak olan nedir, ne olacak?
Demokrasilerde kişilerin başarıları ve halkın tercihleri ister istemez söz konusu olacak.Yarın bir gün halkın tercihleri bir başka şekilde seyredebilir.
Asıl amaç Müslümanlar açısından ‘Kitab’ın hükümlerinin hayata hâkim kılınması olmalı. Olumsuzlukların azaltılması gerekir. Demokrasi kurallarının tercihinde en karşı oldukları kimseler yönetime gelebilir. Bu, sistemin yapısı gereği böyle.
Yolsuzlukların, adaletsizliklerin, haksızlıkların egemen olduğu bir ortamda tercihler ister istemez yön değiştirir. Çünkü mevcut sistem insanları kendine benzetiyor önünde sonunda.
Muhafazakâr burjuvazi altın dönemini yaşıyor. Değerlerin onlar açısından bir önemi yok artık. İdeal insan tipi onlar adına kavga veren ve onların rahat bir ortamda varlıklı yaşamalarıdır. Kendilerini sofi bilenler de artık böyle bir tercihin içindedirler. Çıkar kanallarının kendilerinden kesileceği
endişesi içindedirler. Bu kesimin bütün bürokratları yer ve konumlarını yitirecek korkusu nu yaşamak istemezler. Bunun için 28 Şubat paranoyasından alabildiğine yararlanıyorlar. Bunu insanların üzerinde bir baskı aracı olarak kullanıyorlar. Sol iktidar yüzü görmüyor zaten, görse de uzun
ömürlü olamıyor. Bunun bir korku aracı olarak kullanılması da zaten bir sorun.
Zamanın hızlı arkan çarkında sahih Müslümanların bir bulamaca girmeleri gelecek açısından endişe verici.
Hâkimiyet halkın ise o zaman ne haktan ne adaletten söz edilebilir. Çünkü halkın tercihi dünyevi arzularıdır. Onların hırslarını, arzularını dizginleyen İslâm’ın özü olan anlayışlardır. Eğer insanların bakışında rüşvet, torpil, hak etmediklerini elde etme tutkusu var ise o zaman halkın da önü
alınamaz.
Üstelik adaletsizlik ve hak dağılımındaki haksızlık, eşitsizlik yaşanıyor ve bu bir gerçek. İnsanlar bu haklardan eşit yararlanamıyorlar. Birileri çok yiyor, çok alıyor birileri ise hiçbir şey almıyor. Eğer Müslümanlar örnek olamayacak ise kim örnek olacak? Eğer Müslümanlar İslâm’ın gereklerini
hakkıyla uygulamıyorlarsa İslâm’ın özgünlükleri nasıl anlaşılacak? Tebliğin ve davetin en önemli göstergesi insanın kendisidir, varlığı ve duruşudur, yaşama biçimidir. İnsanları nasıl baktığıdır. Nefret yüklü, bakışlı kimseler nasıl örneklik teşkil edebilir ki? Nefret boğuculuğunu insanların
üzerine boca edenler nasıl hizmet edebilirler?