İnsanı, “düşünen canlı” kategorisinde ele aldığımızda karşımızda beliren olgular şaşkınlık veriyor. Değişim ve dönüşümleriyle insanlığın düşünceye dair tecrübesi ve bu düşünceden sadır olan ahlak temellendirmesi de haliyle, “Bize neler oluyor?” sorusuna ya da, “Nereye bu gidiş!” serzenişine muhatap kılıyor.

Tarihin tozlu sayfalarına bir göz atalım. Medeniyetler tarihi, bilimler tarihi, uygarlıklar tarihi, dinler tarihi, mezhepler tarihi, şehirler tarihi, siyaset tarihi, felsefe tarihi vesaire. Hep insanı ortak bir noktaya, düşünmenin merkezine dahası düşünmenin ete kemiğe büründüğü “topluma” ve “siyasete” götürür. Düşünmeden murat, insanı tam da bam teli olan “sosyo-politik” canlı tanımlamasına iter ve insanın “varlık bilinci” hep bu tanımlama kubbesinden saçaklanır.

Toplum ile yönetmenin birlikte ele alınmasının zarureti, toplum ile yönetim arasındaki bu sarsılmaz ilişkiden ileri gelir. Bir arada bulunurken “başkasının” / “diğerinin” dikkate alınması üzerinden oluşan yüksek bilinç ve bu bilinçten zorunlu olarak sudur eden iktisat, hukuk ve siyaset biçemleri “toplum” olmanın mihenk taşıdır. İnsanın “konuşan canlı” statüsünde ele alınmasındaki hikmette buradadır. Çünkü konuşmak; seslenmek veyahut ses çıkarmak değildir. Bir arada durmaktan, bir meydanda olmaktan fazlasıdır. Mekanik, içgüdüsel olmanın karşısındadır. Kısacası politik olanın terennümüdür.

Buradan zorunlu olarak bir başka kavram daha ortaya çıkar: “Özgürlük”

Rahmetli Bahri Zengin’in “Özgürleşerek Birlikte Yaşamak” kitabı üzerinden bahsettiği konuşmaları ve değindiği kavramlar canlanıyor zihnimde. “Kendi için yaşama” ve “kendisi için her şeyi yapabilme” despotizmini, ilkelliğini, patolojisini haykırışı yankılanıyor kulaklarımda. “Özgürlük, haddini bilmektir” deyişi sızlatıyor gönlümü.

Had, yani sınır, yani başkası… Had, yani aklın kategorileri algılayışı… Had, yani terbiye, yani görgü… Had, yani medine, yani medenilik…

Ve yine geldik şehre.

Nasıl ki insan denilince şu gördüğümüz bedenden farklı bir kastı ifade ederiz, şehir ya da devlet denilince de aslında dört duvar, üç müdür, iki varak ve bir yoldan çok daha fazlasını tasvir ederiz. Gözlerimiz ile temaşa ettiklerimizin hakikatte bir ruh olduğunu serimleriz. Çağın ruhu. Zamanın ruhu. Toplumun ruhu.

“Nesnel Tin” olarak da kavramsallaştırılan bu mantık, insanın devlete ya da şehre olan kurumsal algısına ve şimdilerde daha baskın hissedilen küresel bağlarına karşılık gelir. Tarihten kendimizi şöyle bir soyutlayıp kenara çekildiğimizde “Amma da saçma.”, “İnsanlar böyle bir şeyi nasıl benimsemiş ya da kanıksamış.”, “Hiç mi düşünmemişler.” dediğimiz binlerce mesele yok mudur? Evet, vardır. Ve bu, zamanın ruhuyla doğrudan ilgilidir. Zamane insanı, işte…

Zamanın ruhunu ne belirler, ne etki eder ya da bunu aşmanın imkânı var mıdır, biraz tefekkür etmeli. Bu kadar kavramı da boşuna vermedik! Ancak konumuz itibari ile şehirlerimize, devlet işleyişimize baktığımızda nelerin esiriyiz veya nelerin eseriyiz buna yoğunlaşalım isterim. Kendimizi şu zaman dilimimizden, olup bitenin etkisinden birazcık sıyırıp insanda kalmamızı sağlayan mefhumlar üzerinden bakmanın faydası olmaz mı? Bir deneyelim.

Bunun için siyaset felsefesi, mimarlık, estetik, sanat tarihi, küreselleşme, bilgi psikolojisi, kültür antropolojisi, beden ve kent sosyolojisi vesaire pek bir zevkli alanlar. Seç birini… Bunlar kendimizi tanımladığımız onca etiketin gerçekten de bize ait olup olmadığını bir nebze tattırırlar. Kişisel yaşantılarımızın, zevklerimizin, meşgalelerimizin, eğilimlerimizin hiç olmadığı kadar aslında kişisel/öznel olmadığını fark ettirirler. Ancak zamandan kurtulmak insanı çok rahatsız eder. Zihni, ahlakı ve vicdanı kaldıramaz. Bundan dolayı “Ahh, bir zamanı aşabilsem!” nadiren nadir kişiler tarafından söylenir. Kolay kolay aştırmazlar da zaten!

Biraz düşünmek için kendimize fırsat verelim. İçinde bulunduğumuz savaş psikolojisinden, hamasetten, tahammülsüzlükten, kabalıktan bir soluk ayrılalım. Şehirde olduğumuzu ve medeni olmamız gerektiğini hatırlayalım. Başkası için mi? Tabii ki hayır. Bizim için, hepimiz için, insanlık için. Nesillerimize iyi şeyler söyletmek için.

Haddimizi aşıyor muyuz ya da haddimizin neresindeyiz?

Özgürlüğünüzün tadına varın, beyler!