Rahmetli babam 60’lı yıllarda çalışmak için Sivas’tan İstanbul’a gelmiş. Bize İstanbul’un o zamanlar kendisi için acı ve hüzün yüklü bir gurbet olduğunu anlatırdı. Çoğu insan için de bu böyleydi. İstanbul bile o yıllarda insanlarımızın zihninde gurbet olarak algılanıyorken, varın siz o dönemlerde Avrupa’ya bakışı düşünün. Tabi günümüzde İstanbul gurbet olmaktan çıkalı çok oldu. Şimdi yavaş yavaş Avrupa’nın da gurbet algısı değişiyor. Doğdukları yerler, insanlarımız için doydukları yerler olmaya başladı. Bugün Avrupa’da üçüncü nesil olarak varız. İlk iki nesil bir anlamda geçiş dönemiydi. Artık Avrupa’da doğan oraların vatandaşı olan insanlarımız, hayatın her alanında ciddi olarak varlıklarını hissettirmeye başladılar.

Avrupa’nın tamamında Türk nüfus yaklaşık 5 milyon 600 bin sayısına ulaştı. Bu oran Finlandiya, Norveç, Slovakya ve Hırvatistan gibi ülkelerin her birinin nüfuslarından fazla. Bu sayı birçok Avrupa ülkesinin de yarı nüfusunu geçmiş durumda. Yani insanlarımız Avrupa’da her açıdan önemli maddi ve manevi bir güç konumuna ulaştılar.

Peki, biz bu güçten yeteri kadar istifade edebiliyor muyuz? İşte burada bazı endişelerim var. Onları sizlerle paylaşmak istiyorum.

Bugün Türkiye’nin en önemli sorunu malum kamplaşma. Bunu hep vurguladık. İşin üzücü tarafı yurtdışındaki vatandaşlarımız da bu sorundan paylarına düşeni alıyorlar. Bunun ana sebebi özellikle seçim dönemlerinde tercih edilen sert dil ve üslup olarak kendisini gösteriyor. İşin diplomatik ve bazı hassas boyutları dikkate alınmıyor. Bu çok yanlış. Bence bu durum Avrupa ülkelerinin arayıp da bulamadıkları bir şey. Türk nüfusun en azından asgari müştereklerde bile buluşmasına tahammül edemeyen bazı batılı ülkeler, Türkiye iç siyasetinin dışarıya olduğu gibi yansımasını ellerini ovuşturarak takip ettiklerinde en küçük bir şüphem yok. Birazdan ifade edeceğim kanaatimi herhangi spesifik bir olay üzerine söylüyor değilim ancak bir süre sonra yurtdışındaki temsilciliklerimiz de bu kervana katılır ve devleti temsil ettiklerini değil de, iktidarlar adına vazife yürüttükleri gibi bir yanlışa düşerlerse, bunun bizlere vereceği zararı tahmin bile edemiyorum. Yurtdışı seyahatlerimde herhangi bir temsilciliğimizin yanına yaklaştığımda duyduğum huzur ve güvenin bana yaşattığı hissiyat hep bambaşka oluyor. Ben oralarda devletimin güvencesi altında olduğumu hissediyorum. Bu yanlış üslup ve dil baskın şekilde devam ettirilecek olursa, Avrupa’daki insanlarımızın aralarına bariyerler inşa edilmeye devam edilirse, böylesine önemli sosyolojik gücü doğru bir şekilde ülke adına istifade edememenin eksikliği ile karşı karşıya kalabiliriz.

Yurtdışında yaşayan insanlarımızın hangi düşünceye, partiye mensup olurlarsa olsunlar birbirleriyle iletişimde kalmalarını temin edecek bir yaklaşım hepimize düşen önemli bir görevdir. Rahmetli Osman Yumakoğulları ağabeyimden dinlemiştim. Kendisi de menfur bir suikast sonucu vefat eden rahmetli Uğur Mumcu, her Avrupa seyahatinde Milli Görüş’e mutlaka uğrar ve “Osman Bey ben size uğramasam kendimi Avrupa’ya gelmiş olarak kabul etmiyorum” dermiş.

Sözün özü Avrupa’daki insanlarımızı kamplaşma gibi bir yanlışta birbirlerine karşı bilenmiş taraflar haline getirmeyelim. Onlar yaşadıkları ülkelerde daha etkin nasıl olurlar, kimliklerini kâmil manada koruyarak yaşadıkları toplumlara entegrasyonu nasıl sağlarlar sorularına cevaplar arayalım. İkinci dünya savaşı sonrasında taş üstünde taş kalmamış Avrupa’nın ayağa kalkmasında çok önemli payları olan insanlarımıza onları birbirine düşürerek kötülük etmeyelim. Türkiye’nin sınırlarının güvenliği nasıl ki Şam’dan, Bağdat’tan, Kahire’den, Trablus’tan, Aden’den, Tahran’dan, Baku’den, Saraybosna’dan başlarsa, toplumsal barış ve huzurumuz da yurtdışındaki vatandaşlarımızın birlik ve beraberliğinden geçer, bunu asla unutmayalım.