Son zamanlarda sıkça, kendilerini “öz”, “hakiki” olarak tanımlayan insanların ortaya çıktığına dair birtakım ifadeler duyuyorum. Ne kadar tuhaf gelse de galiba bir gerçekliği de var. Ki kendilerini, “Öz hakiki Millî Görüşçü” diye tarif ediyorlar. Bu kendiliğinden doğmuş bir ifade değil çünkü iktidar sahiplerinin de son yıllarda hareket üzerindeki hesaplarını bu ifade üzerinden yapıyorlar. Nerede “eski”, “döküntü”, “teneke” isim varsa bunları bir araya getirip iktidarı destekleyen bildiriler yayınlattıkları vakidir. Ancak zamanla buna dört elle sarılan bir takım aklıevvellerin türediği ise artık gözden kaçmayacak şekildedir. Bunu ortaya atanların amaçları belli ve buna dört elle sarılanların güttükleri hesap da tam da onların heves ettikleri şeye hizmet etmektedir. Hareket ne zaman ivmelense içeride birtakım eller tarafından durdurulmak üzere harekete geçiliyor.

Burada “safça bir inancın” varlığından bahsedemeyiz. Bir fikir veya dertten de bahsedemeyiz. Kişisel hesapların varlığı ise muhakkaktır. Sadece bu zümrenin peşine takılmış bir takım saf insanın varlığını yadırgayamayız. Gerçeklikle bağlarını tamamen koparmış bu kimselerin ortaya attıkları kulağa hoş gelen ve “temel esaslar”a güya dayandırdıkları ve siyasi hareketi sapmakla suçladıkları bir ortamda kendilerini “hakiki” görmeleri; sapmakla suçlamak için yer sabitlemekten başka bir şeye yaramamaktadır. Kendini sabitleyince ancak karşındakini o vakit ihanet ile suçlayabilirsin. Bu şekilde herkesi bir biçimde etiketleyerek itibarsızlaştırdıklarında kendilerinin muteber kalabileceklerini düşünüyorlar. Oysa her yaptıkları ile Millî Görüş hareketinin yürüyüşüne set olmaya çalışanlarla aynı hizaya gelip aynı sayfaya düşüyorlar. Bu şekilde muktedirin kullanışlı bir enstrümanına dönüşüyorlar.

Elbette ki burada birilerinin murat ettiği zihnen, fiziken bölünmüş bir topluluk ortaya çıkarmak ve hareketin etkisini kırmak; böylelikle eylem ve söylemleri ile doğal hareket alanını ve insanlara ulaşması yönünde bir kirlilik oluşmasını sağlamaktır. Bunu sağlamak için birtakım unsurların işlevsiz hale gelmesi gerekmektedir. Bunu da güya parti ile hareket arasına farklılıklar sokmak yolu ile yapmaya çalışmaktadırlar. Bunu başardıklarını da düşünüyor olmalılar ki ağzı bozuk, kirli ve karanlık Ahmet’in (uzun sakalından başka bir numarası olmayan, zavallı müsvedde!) hezeyanlarında görüyoruz. Kisvesinin bile kirini örtemediği zavallı… Bu bir başkasının dilinde “sosyolojik taban” diye bir safsata ile karşımıza çıkıyor. Bu da başka bir handikap alanı olarak kadroların çalışma azmini kırmaya yönelik bir kullanıştır. Ataletten başka bir şeye yaramayan saçmalıktır.

Neden saçmalık olarak ifade ediyorum çünkü bu hareket ortaya çıktığı andan itibaren hep bu sosyolojik taban denilen kesimin muhalefeti ve düşmanlığı ile yüz yüze kalmıştır. “Siz vermediniz, biz tırnaklarımızla aldık” denilen durum bu kesimlere karşı söylenmiş bir ifadedir. Bu hareketin savunduğu umdelere, varmak istediği yere karşı hep karalayıcı ve mesafeli olmuşlardır. Hep çalışmaları manipüle etmişlerdir. Hiçbir zaman doğal taban olmamışlardır. Onun için MNP’den MSP’ye, RP’den Fazilet’e ve de Saadet’e karşı olanların kimliğinde, niteliklerinde hiçbir fark yoktur. AP’lilerin, ANAP ve DYP’lilerin karalama ve söylemleri ile AKP’lilerinki arasında hiçbir fark yoktur. O gün onlar rahmetli hocaya ne gibi iftiralarda bulunuyorlarsa bugün de bugünkü kadrolara aynıları ile muamelede bulunuyorlar. Onun için Millî Görüşlüler (MNP, MSP, RP, FP ve SAADET) hep kendi yollarını, kendi kadrolarını ve kendi tabanlarını; kendileri çok çalışarak, çok zahmet çekerek oluşturmuşlardır. Ve her zorlukta kendilerini hep yeniden var kılmışlardır.

Bugün Saadet Partisi’nin ve kadrolarının mücadelesi 68’den, 69’dan, 70’ten, 74’ten, 80’den, 90’dan ve 2000’lerden farklı değildir. İşte bu yüzden her zamankinden daha çok Saadet Partisi’nin bu toplumu birleştiren harç olma işlevine ihtiyaç vardır. Yine bu yüzden herkese ‘ adalet’, herkese ‘hakça adil bir paylaşım’ ve ‘herkesin inandığı gibi yaşadığı’, ‘bağımsız, güçlü ve lider bir ülke’ için, herkesin refahı için Saadet Partisi’nin varlığına ihtiyaç var. Hem de yekvücut bir şekilde. Onun için biz tarihimizi de tarihimizde kimin nereye tekabül ettiğini de çok iyi biliyoruz. Bu nedenle hem bugünü hem de yarını Saadet’siz düşünemeyiz. Yola sabretmeyenlerin, dirayeti olmayanların yolu bozmalarına, suyu bulandırmalarına bu hareket müsaade etmeyecektir. Çünkü bu hareketin kimyasında ‘bozukluk’ yoktur. Bu da karşıtlarının ve onların işbirlikçilerinin kirli, bulanık, karanlık gözleri ile algılayacakları bir durum değildir. Yolu hidayet, feraset ve dirayet ile yürüyene, sa’ye sarılana yol mu dayanır? Hoşça bakın zatınıza…