Filan kadar zengin olsaydım, ben yapacağımı bilirdim.
Filanın makamında olsaydım, iş bambaşka olurdu.
Şu kadar silahımız olsaydı…
Ekonomimiz, kişi başına yüz bin dolar olsaydı…
Bütün bunlar, kendinden kaçmanın, sorumluluk altına girmemenin, elini taşın altına koymamanın geçersiz mazeretleridir.
Bu tür hayattan kaçış temennileri yeni de değildir.
İnsanların olduğu yerde, bu türden insanlar da olacaktır.
Musa aleyhisselamın karşısında duran Firavun, politikanın ağa paşası.
Haman, inkârcı eğitimin yöneticisi.
Karun da ekonominin başı.
Musa ve Harun aleyhisselamlarla onlara iman edenler var.
Bir de hayattan kaçanlar var.
Onlar, kaçmadıklarını anlatmak için yokluklarını ileri sürüyorlar ve şöyle diyorlar:
“(Karun, bir gün) kavminin karşısına ziyneti içinde çıktı. Dünya hayatını isteyenler, ‘Keşke Karun’a verilenlerin benzeri bizim de (olsaydı). Şüphesiz o büyük pay sahibidir’ dediler.
Kendilerine ilim verilenler, ‘Yazıklar olsun size, iman edip salih amel işleyene Allah’ın sevabı daha hayırlıdır. Ona da ancak sabredenler kavuşturulur’ dediler.
Karun’u ve yurdunu yerin dibine batırıverdik. Allah’tan başka ona yardım edecek hiçbir topluluk olmadı. Kendini kurtarabileceklerden de değildi.
Dün onun yerinde olmayı isteyenler; ‘Vay be! Demek Allah dilediğine rızkı bol veriyor, dilediğine dar veriyor. Eğer Allah, bize lûtfetmemiş olsaydı bizi de yerin dibine geçirirdi. Vay be! Demek ki kâfirler felah bulmazlar’ dediler.” (Kasas süresi, ayet 28/79-82)
Sevgili Peygamberimiz, yol göstermede örnek ve önderimiz olduğu gibi hayatıyla da örneğimizdir.
O bir yetim, hem anadan hem babadan yetim.
Dedesinin ve amcasının himayesinde büyümüş.
Evlenmiş, yedi çocuğu olmuş. Üç oğlu üç kızı kendi sağlığında vefat etmiş, evlat acısının ne olduğu tatmış.
Dört kızını evlendirmiş, ayrılmalar, boşanmalar olmuş.
Ekonomik ve sosyal boykota maruz kalmış.
Günlerce açlık çekmişler ama bir şikâyeti olmamış.
Her geçen gün Mekke’nin zenginlerinin ya kadınları, ya kızları veya oğlanları Müslüman olup Sevgili Peygamberimizin yanına geçmişler.
Zengin evinden fakirlerin, zayıfların, boykota tabi olanların yanına geçmişler.
Ebu Süfyan’ın kızı, Ebu Cehil’n oğlu Müslüman olmuş.
Mekke parlamentosunda etkin adam iken, Sevgili Peygamberimizin huzurunda kelime-i şehadeti getirenler ve müstezafların yanında yer alanlar, bir müddet eziyet görseler de otuz yıla varmadan Irak’ı, İran’ı, Şam’ı, Mısır’ı fethederler.
Eğer hedef bu toprak ve servetse ki, o değildir.
Ülkeler fethetmek değil, gönüller fethetmekti onların gayesi.
Gönülleri fetheden de para, silah ve makam değildir.
Onlar, nefsimizin istekleridir.
İnsana değer verelim. Bütün gücümüzü, paraya, makama, güce boyun eğmeyecek,
Gür imanlı, hür vicdanlı, nur yüzlü, bal sözlü, billur bakışlı,
Haksız yere akıtılan bir damla kanla, gönül terazisinde dünya ve içindeki servetler tartıldığında kanı ağır getiren teraziye sahip adamlar yetiştirmek zor ama kesin çözümdür.