Gazetecilik, her ne kadar Türkiye’de hak ettiği yeri bulamasa da çok ama çok önemli bir saha. Toplumun beklentilerini, görüşlerini, eleştirilerini duyurması açısından bulunmaz bir kaynak. Ancak ülkemizde bir türlü istenen rotaya oturmadı, hele ki son dönemlerde iyice çığırından çıktı desek yeridir.
Bizimkisi gibi sözlü kültürün egemen olduğu ülkelerde (şu anda artık görsel kültür hakim gerçi) basılı gazeteler de istenen tiraj ve etkinlik seviyesine erişemiyor bir türlü. Siyasetin çok aşırı şekilde tek bir güç merkezine bağımlı hale geldiği ve bunun neticesinde de medyanın aynı tektipleşmeden payına düşeni aldığını da düşününce, gazetecilik adına konuşacak pek de bir şey kalmıyor açıkçası.
Çünkü gazetecilik soru sormaktır. O klasik formüldeki gibi “5N1K” temelli bir faaliyettir. Gazeteci, sorgulamakla, meselelerin arka planına bakmakla, görünmeyeni göstermekle, toplumun kafasındaki sorulara yanıt bulmakla mükelleftir. Yazılı veya görsel basın yayın organlarının her birinin giderek resmi haber ajansı formatına bürünmesi ve “demeç gazeteciliği” fasit dairesine hapsolması, toplumun bilincinin de aşınmasına neden oluyor.
Soru sormayan/soramayan toplum, giderek her şeyi kabullenmeye, kendi meselesine bile yabancılaşmaya ve siyasetçiye verdiği emanetin hesabını soramamaya başlıyor. Çünkü gerçeği, sadece kendisine gösterildiği gibi görüyor, ötesine dair bir sorgulamaya girişemiyor. Burada yardımcı olması gereken medyadır ve o da hakikati eğip bükmekle meşguldür genellikle.
Siyaset kurumunu, yani yasamayı ve yürütmeyi sadece yargı ile denetlemeye kalkmak, günün birinde yargının siyasallaşması gibi bir sonuç ortaya çıkınca etkisiz kalacaktır. En önemli ve asli mercii gerçekte kamuoyu vicdanıdır, yani toplumun kendisidir. Onların herhangi bir mesele hakkında bir yargıya varabilmesi de meselenin haberleştirilmesine, araştırılmasına, sorgulanmasına muhtaçtır. Medya, sadece medya değildir yani. Kamuoyu vicdanına yardım eden bir enstrümandır aslında.
Nobel ödüllü Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez, “Doğu Avrupa’da Yolculuk” kitabında ilginç bir anekdot anlatır. 1950’lerde gazeteci olarak Doğu Avrupa’ya bir seyahat gerçekleştiren Marquez, bu vesileyle Doğu Almanya, Çekoslovakya, Polonya, Macaristan ve Sovyetler Birliği’ni, yani sosyalist ülkeleri dolaşır. Sovyetler Birliği’nde bulunurken sıkı devlet kontrolünde bir basın olduğundan ve bu basının sıkı süzgecinden geçebilen haberlerin halka yansıdığını anlatır. Elbette ki Pravda örneğini verir. Bir gün meşhur Pravda gazetesinin manşetini görür ve kendi ifadesiyle “savaş çıktığını” zanneder. 8 sütuna atılan manşete konu edilen mesele ise “Tarım Raporunun Tam Metni”dir!
Aynı bakış açısını bugünkü basınımıza uyarlayabiliriz sanki. Demeç gazeteciliği işini hayli abartan bir basın var önümüzde. Gerçekleri eğip bükerek, hakikatin işine gelen kısmını göstererek veya gizleyerek, algıya, manipülasyona oynayarak yapılan bir gazetecilik! Soru sormak yok, sorgulamak yok, sadece belli bir amaç dahilinde meselelere yaklaşmak, gerektiğinde gerçeğe takla attırmak, kendi kısır gündemi haricinde kamuoyu vicdanı falan dinlememek var. Gazeteciliğin seviyesinin bu kadar düşürülmesi de ister istemez basına olan ilginin ve güvenin de yerlerde sürünmesine neden oluyor.
Suriye El Bab’daki askerlerimize yönelik DAEŞ saldırısının ardından beklenen nedir? Eğer ki baskı saati açısından bir sorun yoksa gazetelerin bunu “görmesi”… Siyasi iktidar yanlısı olmayı hayli abartan birkaç gazete, ki özellikle birisi, işi iyice abartmış ve bu elim hadiseyi “Mehmetçik El Bab’da 138 DEAŞ’lıyı öldürdü” başlığıyla vermiş. Şehit askerleri haberin spotunun kıyısına iliştirmiş! Bu elim hadisenin bu ülke insanları açısından önemli kısmı kaç tane teröristin öldürüldüğü müdür öncelikle, yoksa kaç tane askerimiz şehit olduğu mudur? Gerçekten de insan hayret etmektedir!
Velhasıl-ı kelam, Pravda hangi vazifeyle gazetecilik icra ediyorsa bizimkiler de aynı kafa ile mesai doldurmaktadırlar.