İkinci Mahmut devletin yönetim sisteminin ıslah edilmesi ve Avrupalılar gibi merkezi bir anlayışa göre kurgulanmasının önündeki en büyük engel olarak Yeniçerileri görmüştü. Bunun için elinde kendince yeterli gerekçeler de vardı. Sürekli isyan etmeleri, çeşitli savaşlarda ortaya çıkan zaafiyetleri padişahı böyle bir karar almaya itmişti. Daha da ötesi 1826 yılında uygulanan bu kararı tarih kitaplarımız “Vaka-i Hayriye - Hayırlı Olay” olarak not etmişti. Bu tarihten, yani Yeniçeri ocağının kaldırılmasından hemen sonra, çok kısa bir sürede Osmanlı Devleti zorlu bir sürece girdi. Kara kuvvetleri lağvedilince ve yenisi de tam olarak yerine oturmayınca, Mora ve Yunanistan isyanları, Navarin’de donanmamızın yakılması, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın Mısır’da kurduğu paralel devlet üzerinden Payitaht’ı bile doğrudan tehdit eder hale gelmesi, Ruslardan yardım talebi ve İstanbul’un Rus donanmasına açılması, İngilizlere tanınan ticari imtiyazlar gibi birçok zincirleme gelişme “Vaka-i Hayriye” dediğimiz bu olaydan sonra vuku buldu. Benzer sonuçları doğuran başka bir süreç de 1908’de İkinci Meşrutiyet’in ilanı ile beraber yaşanmıştı. 1912 - Balkan Savaşları esnasında iç siyasi çekişmelerin ordu içinde ayyuka çıkması, yine ordunun kendi içinde siyasi kamplara ayrılması üzerine bu sorunu çözmek adına seferberlik öncesi 70 bine yakın asker terhis edilmişti. Bu karar savaşın kaybedilmesinin ana gerekçesi oldu. Oysa askeri gücümüz düşmanlarımızın neredeyse iki katıydı.

Bir örnek de yakın siyasi tarihimizden verelim. Hatırlanacağı gibi 1 Mart Tezkeresi’nde ordu ABD’nin talebinin arkasında durmadı diye Çuval Hadisesi’nden Ergenekon tutuklamalarına kadar bir dizi gelişme yaşanmıştı. 15 Temmuz darbe kalkışması da 2003 yılından itibaren yaşanan gelişmelerin son noktası oldu. Aslında şunu kabul edelim ki, karşı karşıya kaldığımız bu olayların birbiriyle az veya çok örtüşen yanları var. Hepsinde de doğru yönetilemeyen süreçlerin doğurduğu acı sonuçları görebiliyoruz. Bu ifadelerden yukarıda saydığımız zamanlarda her şey güllük gülistanlıktı, hiçbir problem yoktu anlamında bir şey de söylemek istemiyorum. Ancak şurasını kabul edelim ki, saydığımız her örnekten de anlaşılacağı gibi sorunlara yaklaşımda ya ifrat ya da tefrit noktasına savrulmak gibi bir yanlış yapıldığı çok açık. Bu yaklaşım hataları da kendi içinde zayıflayan orduyu dış müdahaleye açık hale getirmiş ve devletin güç kaybetmesine sebep olmuştur.

Şimdi ise “Yeni Askerlik Sistemi”ni konuşuyoruz. Uyarılar dikkate alınmayıp, frene basılmamış olsaydı belki de şimdi konuşmamızın bir anlamı da kalmayacaktı. Çok şükür ki Meclis görüşmeleri bayram sonrasına erteledi. Şunu başta ifade edelim; Silahlı Kuvvetler değişen teknolojiye, askeri değerlendirmelere, güvenlik tanımlamalarına göre yapılanmasını revize edebilir. Ancak etrafımız Cumhuriyet tarihinde hiç olmadık kadar ateş çemberine dönüşmüşken, askerlik sistemini değiştirmek bir değil on sefer düşünmeyi, tartışmayı gerektirir. En başta “Bedelli Askerlik” uygulamasının sürekli hale gelmesi çok yanlıştır.  Parası olanların yükümlülüklerini 1 ayda tamamlamaları, diğerlerinin 6 ay askerlik yapacak olmaları ordu-millet dayanışmasını zaman içinde aşındıracak ve bu ilişkiyi tamamen mekanik bir hale getirecektir. Yapılan açıklamalara göre ordunun sürekli asker ihtiyacı 6 ay askerlik yapanların ortalama üçte birinin orduda kalması üzerine kurgulanmış görünüyor. Peki, ya kalmazlarsa sorusunun cevabı verildi mi bilmiyoruz. Ayrıca ya kalmak isteyenler gerçekten askerliğe ehil değiller de, bir maaşımız olsun düşüncesiyle hareket ediyorlarsa ne yapacağız? Aynı sorunun yedek subay ve astsubaylık için de oluşabileceği düşünüldüğünde bu problemleri nasıl aşacağımıza dair yol haritamız var mı? Diğer taraftan bedelli askerlik yapacakların çoğunluğu eğitim seviyesi yüksek ve maddi durumu yerinde olanlardan oluşacak, er olarak vazife yapacaklar ise fakir aile çocukları olacaktır. Bu durum çok da uzun olmayan bir vadede “Peygamber Ocağı” algısına büyük zarar verebilecektir. Bir de çevre ülkelerde zorunlu askerlik uygulamalarına iyi bakmak gerekir. En basitinden mesela İsrail, tarihteki en güvenli dönemimi yaşıyorum, nükleer silahlarım da var deyip, kadın ve erkekler için uyguladığı zorunlu askerlikten vazgeçmiyor.

Doğu Akdeniz kaynayan kazan, İran diken üstünde, Suriye kronik soruna dönüşüyor, Ege bildiğiniz gibi, birileri teröre sistematik destek vermeye devam ediyor. Bu durumda “Yeni Askerlik Sistemi” kağıt üzerinde elde edilen sonuçlara değil, arazi şartları dikkate alınarak planlanmalıdır. Cehennemin yolu iyi niyet taşlarıyla döşeli denir ya, sonuçları doğru hesap edilmemiş bir askerlik sistemi de ülkemizi dünyada cehenneme çevirebilir. Sonra niyetimiz iyiydi sözü de bir anlam ifade etmez.