Seksenli yılların ilk yarısında Afrika’ya giden bir

gazeteciye kabilenin en yaşlısı, gelen kişinin bir Türk olduğunu ve Türkiye’den

geldiğini öğrenince sitemkar şekilde sorar: “Niçin bu kadar geç kaldınız ”

Bizim gazeteci sorudaki derinliği ilk etapta anlayamaz ve dilinin döndüğünce

neden geç kaldığına dair mazeretler sıralar. Bunun üzerine ihtiyar adam

sorusuna açıklık getirir. “Senin dedelerin, Osmanlı, bir sabah apar topar bu

topraklardan ayrıldı. Nereye ’ diye sorduğumuzda ise; Bizi bekleyin, tekrar

döneceğiz’ dediler. Dönüşünüz niçin bu kadar gecikti ”

Bu fazlasıyla anlamlı ve bir o kadar da derin manalar

taşıyan sual, aynı zamanda Türkiye’nin ilgisizliğine ve bir o kadar da

Osmanlı’ya olan özleme işarettir. Cumhuriyet Türkiyesi’nin Osmanlı coğrafyasına

yönelik olarak Atatürk ile başlayan revizyonist dış politika anlayışının

1938’de akamete uğraması ve Soğuk Savaş sürecinde Batı’ya, özellikle de

Amerikan dış politikasına bağlanmasının da bir sonucudur bu...

Afrika ile tarihsel anlamda derin, köklü bir arka plan ve

stratejik ilişkiye sahip olmasına rağmen bu bölgeyle bir takım gereksiz “zoraki

şartlar” ve mecburiyetler dolayısıyla irtibatına bir süre ara vermek zorunda

kalan Türkiye’nin kıtaya dönüşü, öncelikle bundan ötürü önemlidir.

Nitekim, psikolojik olarak kendisini ortaya koyan bu

ilgi-tepki, Osmanlı’nın, Osmanlı barış, adalet, refah ve huzurunun bölgeye

tekrar dönüşü olarak algılanmaktadır. Özellikle de günümüzde Afrika kıtasının

bir kez daha yoğun bir emperyalist müdahale-mücadeleye sahne olmaya başladığı

şu geçiş sürecinde...

19. yüzyılda yoğun bir şekilde sömürge mücadelesine sahne

olan kıta, günümüzde de özellikle de Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte

Asya, Avrupa ve Amerika’nın merkezinde yer alan jeostratejik konumuyla pek çok

küresel aktörün ilgi odağı konumundadır. İlginin ötesinde, bu kıtayla ilgili

özel politikalar kurgulanmasına ve politikalar geliştirilmesine neden

olmaktadır.

Nasıl olmasın

Dünya hammadde kaynaklarının yüzde 20’sinden fazlasına sahip

olan Afrika, 54 ülkenin bulunduğu, 2 binin üzerinde farklı dilin konuşulduğu, 1

milyara yakın insanın yaşadığı, 30 milyon kilometrekarelik yüzölçümüyle Avrupa

Birliği’nden 7, ABD’den 3 kat daha büyük bir kıtadır. Bir diğer ifadeyle

yeryüzünde yaşayan her yedi kişiden birini barındıran, hızlı bir şekilde artan

nüfusuyla Birleşmiş Milletler (BM)’de “nicelik” olarak da olsa önemli bir yer

işgal eden Afrika kıtası, bugün itibarıyla bu örgütteki koltukların (oyların)

yaklaşık yüzde 30’u anlamına gelmektedir.

Hiç kuşkusuz bu husus, bölgenin yükselen gücü konumunda

bulunan Türkiye’nin de dikkatinden kaçmamaktadır. Nitekim, bölgede, Büyük

Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi bağlamında icraya konulmuş bulunan “Yeni Büyük

Oyun”un “geç ama “dinamik aktörü” olarak öne çıkan Türkiye’nin attığı bu

adımlar, Ankara’nın “Yeni Yalta” sürecinde “oyun kurucu” olarak masadaki yerini

alma arzusu şeklinde de değerlendirilmektedir.

Bu kapsamda, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 6-11 Ocak

tarihleri arasında Gabon, Nijer ve Senegal’i kapsayan Afrika ziyareti oldukça

dikkat çekicidir.  Çok sayıda Türk

işadamının da eşlik ettiği bu ziyaret, her şeyden önce Türkiye’nin 1998’de

başlattığı Afrika Açılımı’nın bir parçasıdır. Dolayısıyla, bir çok kimsenin

iddia ettiği  ya da ön plana çıkarttığı

ve bazılarının sahiplendiği gibi bu açılım 2000’li yıllara ait değildir. Bir

devlet politikasının 2000’li yıllarda alanda daha etkin bir şekilde

uygulanmasıdır, devamıdır...

Mevzuyu biraz daha açmak gerekirse...

Afrika ile münasebetlerin geliştirilmesi amacını taşıyan ilk

belge, yukarıda da kısmen ifade edildiği üzere 1998 yılında “Afrika’ya Açılım

Eylem Planı” adı altında kabul edilmiştir. Buna göre: “Afrika ülkeleri ile

Türkiye arasında yüksek düzeyli ziyaretlerin gerçekleştirilmesi; Çeşitli

uluslararası örgütler içinde kıta devletleri ile temasların arttırılması;

İnsani yardımların yapılması; Afrika’daki diplomatik temsilciliklerin sayısının

arttırılması; BM’nin kıtaya yaptığı ekonomik ve teknik yardım programlarına

katkı sağlanması; Ekonomik, teknik-bilimsel ve ticari işbirliği anlaşmalarının

imzalanması; Teknik düzeyde bakanların ve uzmanların Türkiye’ye davet edilmesi;

Afrika Kalkınma Bankası’na bağışçı ülke olarak üye olunması; Afrika

İthalat-İhracat Bankası’na üye olunması; Karşılıklı iş adamları ziyaretlerinin

ve iş konseylerinin tertip edilmesi” Türkiye’nin bölgeye yönelik yol

haritasının temel ilkeleri olarak karşımıza çıkmaktadır.

Dolayısıyla Afrika Eylem Planı, Türkiye’nin bir bütün  olarak Afrika’ya ilgisinin başlaması

açısından bir milat kabul edilebilir. Bu hususu, yani Türkiye’nin yeni Afrika

politikasını, Başbakan Erdoğan’ın son ziyaretleri kapsamında irdelemeye devam

edeceğiz...