Hepi topu 250 yıllık tarihi boyunca hem kendi topraklarında hem de dünyanın geri kalanında sürekli zulümle ve şirretlikle gündeme gelen, kendisini “dünyanın jandarması” ve dünyanın geri kalanını da kendisinin “tebası” sayan, varoluşuna zıt bir şekilde kendisini özgürlük ve insan hakları gibi süslü kavramlarla özdeşleştiren ama gittiği her yere kan, gözyaşı, darbe, kaos, kargaşa, zulüm götüren bir kafa var “yeni dünya düzeni” diye feryat edip duran…

Bu kafaya göre, dünya önümüzdeki süreçte insanlara yetmeyecek, tükenip gidecek. Dolayısıyla ya yeni bir düzene geçip dünyada kalacağız ya da başka yerlerde “insanlığa” yeni bir dünya arayacağız! Bu kafanın saçma sapan gelecek projeksiyonları arasında “dünya nüfusunu azaltma” gibi veya “Mars’a koloni kurmak” gibi fantezilerin de olduğu söyleniyor mesela… Hollywood filmlerindeki felaket filmlerine benzer senaryoların ciddi ciddi düşünüldüğü, salgından kıtlığa, nükleer savaşa kadar türlü çeşitli olasılıklara göre bu “kendini muktedir sanan zevatın” planlamalar yaptığı dillendiriliyor. Norveç’in Svalbard takımadalarında buzların içine 2008’de inşa edilen Svalbard Küresel Tohum Deposu’nda, dünyadaki bütün bitki tohumlarını muhafaza ediliyor mesela. “Kıyamet Ambarı” olarak da bilinen bu yapı, “Küresel Tohum Deposu” olarak da niteleniyor.

Nasıl bir risk veya tehlike görüldü de, “kıyamet ambarı” nitelemesine gerek görüldü? Neden mütemadiyen ve ısrarla “nüfusu azaltma” veya “dünyaya alternatif” fikriyatı pompalanıyor? Dünyanın başına çöreklenmiş olan küresel egemenler, yani ırkçı emperyalizm ve onun Evanjelik kulları, kendi kafalarındaki “Kıyamet Savaşı” planlarına göre mi dünyayı bir yerlere sürüklüyorlar?

Bu salgın süreciyle birlikte dünya hiç yaşamadığı bir deneyimden geçti ve belki 5-10 sene sürmesi beklenen birtakım gelişmeler ve değişmeler de bir anda gerçekleşiverdi. Salgın sonrası süreçte iş yapma şekilleri, üretim ilişkileri, ticari faaliyetler, ülkelerarası münasebetler vs derken belki de köklü değişimlere yol açılacak. Elbette, bu değişimleri fırsat bilerek “yeni dünya düzeni” de şekil değiştirmeye girişecek. Küresel egemenler veya vampirler, böylesi bir kaotik ortamı ve oluşan belirsizlik ortamındaki fırsatı es geçmeyeceklerdir. Çünkü onların iktidarını besleyen huzursuzluklar, kargaşalar, belirsizliklerdir.  

Daha 60 sene öncesine kadar dahi kölelik zihniyetinden çıkamayan ve insanları sırf deri rengine göre aşağılamayı marifet sayanlar, her gittikleri yeri “özgürleştirdiklerini” söyleyebiliyorlar bugün. 2. Dünya Savaşı’nda savaşa hariçten dahil olup Avrupa’yı “özgürleştirmişlerdi”, sonra Vietnam’ı özgürleştirmeye” giriştiler! 2001 11 Eylül’ünden sonra önce Afganistan’ı, sonra Irak’ı, daha sonra da Libya’yı “özgürleştirdiler”! Koca koca ülkeleri tarumar ettiler, milyonlarca insanın hayatını kararttılar ama onlardan özgürlükçüsü yok!

Hiç durmuyorlar, mütemadiyen özgürlük pompalıyorlar. Bugün İslam aleminde kan ve gözyaşı eksik olmuyorsa, az gelişmiş ülkeler sefaletten kırılıyorsa, dünya genelinde büyük bir gelir dağılımı adaletsizliği varsa, işte hep bu küresel kan emiciler yüzündendir. Kurdukları “düzen” budur ve şartlar değişirken başımıza bir de “yeni dünya düzeni” safsataları da çıkmıştır. Azılı Siyonistlerin başında gelen ABD eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’in, 3 Nisan tarihinde Wall Street Journal’a yazdığı makaledeki, “Sadece koronavirüse karşı savaşmamalıyız, aynı zamanda virüsten sonra küresel bir sistem oluşturmak için de çalışmalıyız” ifadesi de bunu doğruluyor herhalde.

Çünkü, dünya salgınla birlikte bir dönüm noktasının eşiğine sürüklenmiş durumda. Muhakkak ki, yeni dengeler tesis edilecek ama bu şu demek de değil: Mevcut zalim nizam yıkılacak, yerine bambaşka bir düzen kurulacak. Batı’nın ve ABD’nin sağlık sistemlerinin salgında iyi bir sınav verememesinden hareketle “mevcut nizam yıkılıyor” demek fazla iyimserlik olur. Çünkü bir sistemin yıkılması, biraz da alternatifinin veya ikamesinin varlığına bağlıdır. Maalesef, halihazırdaki, Batı’ya angaje olmuş İslam ülkeleri realitesine bakarak, bu durumun kısa vadede olabilmesi pek vaki değil gibi.

Bunu başarabilmek ancak “yeni bir dünya” idealini kuşanarak, kendi gündemi ve amacı uğrunda çalışarak mümkün olabilir. Yoksa, “yeni dünya düzeni kurulur, biz de yerimizi alırız” demek, kurulacak olan “düzen”in ne menem bir şey olduğunu yeterince kavramamak anlamına gelir. Küresel egemenler fırsattan istifade “yeni bir şey”i başımıza bela eder de, farkında bile olmayız yoksa.