AKP iktidarının son başbakanı Binali Yıldırım’ın bir cümlesi dillere düşmüştü birkaç yıl önce. 60’lı yıllarda kabul görmüş ve kullanımdan kalkmış manasız iki kelimeyi kullanarak tarihçiliğini de yazdırmıştı meslek hanesine.
“Sonra orada Abidik Gubidik bir takım işler oluyor!”
Eski Türkiye’nin hükümetlerinde olanları bu değersizlikle anlatan Binali Yıldırım’ın vurguladığı, o eski Türkiye’yi yaşayan büyük çoğunluğun da tedirgin olduğu denetimsizlik diyebileceğimiz hesaplaşmanın olmamasıydı.
Orada, o eski Türkiye’de teftiş edilememenin, hesaba çekilememenin “Abidik Gubidik” neticelerinden duyulan sancının AKP’yi iktidara taşıdığını da ifadesine yerleştiren Binali Yıldırım, kurdukları Yeni Türikye’nin yeni özelliklerini böyle kayıtlara aldırmıştı.
Yeni Türkiye’de “Abidik Gubidik” işler olmayacak.
Türkiye dışına çıkınca, organize suç örgütü lideri sıfatıyla anılan bir AKP mitingcisinin bir siyasetçiye her ay 10 bin dolar rüşvet verdim iddiasına, resmi kanal TRT’de bir açıklama yaptı diye duyurulan sayın Süleyman Soylu cümleleri de şunlar:
“Keklemişler, ben ne yapayım? Kim keklemiş ise hesabını ondan sorsun, ayda 10 bin dolar hangi siyasetçiye gönderiyorsa ondan sorsun.”
Yeni Türkiye’nin son anlatımı; bizzat yeni İçişleri Bakanı’nca.
Kek, keklemek, keklenmek kelimelerinin Yeni Türkiye siyasetinin izah deyimleri olduğunu öğrenince insanlar, ister istemez neden eski Türkiye’nin 90’larında yaşadığı popülarliğe özeniliyor, sorusunu düşürürler akıllarına.
Halbuki bilmeleri gerekir, Sayın Süleyman Soylu’nun “Keklemişler” kelimesinin lügatlardaki karşılığı “Kandırmışlar”ı kullanırsa, şahsı, hafifsenen veya önemsenmeyen hataların sahibi sayacağını.
“Keklemişler” diyerek onu “Aptal, bön” manalarının verildiği “kek”e eş kılmıştır. Yeni Türkiye’de bu kadarcık eski kelime de oluversin. Söz yazıcılarının jargonu yoksun değil ama...
Bahis mevzu ettiklerini akrabalık ilişkilerine kadar bilen İçişleri Bakanı sayın Süleyman Soylu’nun, kekleyeni bilmemesi ve hesabı, keklenene havalesi yadırgansa, hatta güçlüden yani kekleyenden yana sandırsa da önemli değildir. Çünkü Sayın Soylu 10 bin doların önemsenmesini istemiyordur veya istemiyor olabilir.
Sayın Süleyman Soylu’nun bir paragrafta iki kere “ondan sorsun” demesi, her keklenene bir emir midir, şüphelerimiz var. Zira muhatap keklenen yurtdışındadır ve onun izin çıktı diyerek gelmesi için bu bir davetiye olabilir.
Yeni Türkiye’nin bu işleri çok yeni olduğundan geleneğin oluşturulması uzun yılları alacak galiba.
Hariciyemizde “Hamdolsun” dediğimiz günleri yaşarken, dahiliyemizde sayın Süleyman Soylu’nun adının anıldığı Yeni Türkiye olaylarına her gün bir yenisi daha katılmakta.
Yurtdışından video yayınlayan eski mitingci vatandaşımızın ününe ün kattığı bir gazeteci, sayın Soylu’nun adaşı olanı da orta sahadan ortalamakta topları.
“Gerek Süleyman Soylu’ya, gerek OHAL işlemleri komisyonuna, gerek diğer mercilere, masum olduğuna inandığım binlerce insanın dosyasını götürdüm. Dedim ki, bu insanlar masum çıkmazsa hesabını benden sorun ve araştırmalar yapıldı. Hepsinin bir iftiraya gittiği ortaya çıktı.”
AKP’nin gazetecisi Süleyman’ı anlamak için “Kanunsuz Süleyman” deyip çok mizahını yaptığımız Demirel’in sorgulama usulünü kullanacağız.
Dosya taşıma memuru Süleyman, dosyalara bakarak mı, yoksa insanlara bakarak mı masumluk kararı vermiştir? Binaenaleyh binlerce sayısının karşılığına bir insan ömrü az gelirken, bu Süleyman bu işleri için paralel bir yapı mı oluşturmuştur? İnsanım diyenin içini fevkalade acıtan bir sorudur bu.
İkinci bir Süleyman çıkıyor hesap soruyor, binaenaleyh Devletin işleyen kurumları ikinci Süleyman’a iftira attınız iddiasında bulunduruyorsa, vatandaşa fevkalade hatalar, yanlışlıklar, ceza uygulamaları yapıldığını, binaenaleyh binlercesine yapıldığını kabul ediyorlar demektir.
Yeni Türkiye’de Süleyman var Süleyman’ın içinde böyle demek midir? Fevkalade yazıktır, ayıptır, günahtır.
Saadet Partisi lideri Temel Karamollaoğlu’nun 24 Haziran Perşembe günkü basın toplantısında, AKP tarihinin yeni Süleyman hadisesini sorgulayıp kayda aldırması bize bu girişle AKP’yi bir daha yazdırdı.
Halbuki biz eski Türkiye’de bir yaşanmışlığımızdan bir ders çıkarmaya çalışacaktık. Bilge Başkanın söylediklerinden hisse alarak geçeceğiz o mevzumuza.
Temel Karamollaoğlu soruyor: “Bu nasıl mantık? Şahıslar mı insanların masumiyetine karar verecek yoksa mahkemeler mi, savcılar mı? Bazı yerlerde iddialar her tarafa saçılıyor, savcıların kılı bile kıpırdamıyor, ancak bir de bakıyorsunuz ki çok küçük bir itiraz, iktidar tarafından gelen şikayetler süratle yerine getirilebiliyor.”
Eski Türkiye’den yazacağız, lakin kimse nakledeceğimiz ve analizine çalışacağımız bu olayla Yeni Türkiye’nin hiçbir halini ve istikbalini mukayese etmesin, benzetmesin. Bizim öyle bir niyetimiz yoktur; “Teşbihte hata olmasın” diyerek teşvik ederdik yoksa. Yeni Türkiye’nin bakanlık katındaki bir cümlesi ile söylersek, “Bakın burası çok önemlidir!”
Ekim 1977.
Aksaray Valide Camii’nde bir yatsı namazı sonrasında Hacı Hafız Mustafa Saatcic Efendi ile tanışıyor rahmetli ağabeyimiz Mehmed Şevket Eygi.
Saraybosna Gazi Hüsrev Bey Camii imamı Mustafa Saatcic, Mısır’da tahsil yapmıştır ve mükemmel Arapça bilmektedir. 40 kişilik bir imam kafilesiyle Türkiye’ye gezmeye gelen Mustafa Saatcic Hocadan Yugoslavya hakkında bilgiler edinir rahmetli Eygi ağabey.
Din hürriyetleri tanınmıştır. Bazı medreseler açılmıştır. Saraybosna’da “Şeriat Fakültesi” kurulmuştur. Açılışa her yerden heyetler ve yardımlar gelmiştir. Hacca gitmek, dini neşriyat yapmak, eğitim müesseseleri kurmak artık olağanmış. Dini okulların talebeleri ve hizmetlileri isterlerse kıyafet serbestliğinden yararlanabilirlermiş.
Tito’nun komünist Yugoslavya’sından bu kadar müsamaha beklemeyen Eygi ağabeyin sevinçlerini bir endişesi gölgeler.
Olayın yaşandığı tarihleri bilenlerin hiç yabancı olmadıkları bir endişedir bu. MİLLİ GÖRÜŞ mücadelesi verenlere karşı duranların ve korkularına “Ehven-i şer” felsefesinde çare arayanların endişesidir bu.
Eygi ağabeyin tahmin ettiğimiz sorusu değildir bu olayın can verici noktası.O endişenin kelimelere dökümü aynen şöyle:
“Tito’nun ölümünden sonra bu hürriyetlerin elinizden alınacağından korkmuyor musunuz?”
Şimdi kalkıp da hiç kimse.Aa! Biz bu korkuyu 2021 yılında da tanıyoruz demesin. Peşinen söylemiştik, Yeni Türkiye ile karıştırmak yok.
Tito’dan sonra ya kötü, köpkötü, çok çok kötü Tito gelirse kötü sorusu önemli değildir vurgusunu bir kez daha yazıyoruz. Çünkü önemsize takılıp kalarak, önemli kaçmasın hiç kimsenin dikkatinden.
Hacı Hafız Mustafa Saatcic tevekkülle başını salladı diyor nakledicimiz, gazetecimiz, ağabeyimiz, rahmetli Mehmed Şevket Eygi.
“Tito öldükten sonra da Allah baki kalacaktır. O, kerimdir...”
Sonra ne mi oldu?
Yıl 1978 oldu, 1979 oldu ve Mayıs 1980 oldu.
“Büyük Gazete”nin son sayfa başlığı şöyle:
“Canı zor çıktı ve Tito öldü.”
Tito’lu Yugoslavya’dan bilgilerin aktırıldığı haberin bir cümlesinde yine o bildik endişe.
“Bakalım (Tito’nun) ölümünden sonra Ruslar rahat duracaklar mı? Kimbilir, Üçüncü Dünya Savaşı bu sun’i federal devlet yüzünden kopacaktır.”
“Büyük Gazete”deki nadir ziyaretlerimden birinde, sizin yerinize talibim demiştim, haddim olmayarak. Hayır demişti gülerek. Ben bu tarafın 1 numarasıyım.
Ehven-i şer sınırları içinde kalmak, Eygi ağabeyimize de Rusya’nın yıkılma seslerini duyurmamış, tahmine dahi iştahlı yapmamıştı.
Hacı Hafız Mustafa Saatcic’in cevabıyla bitirelim eski Türkiye’yi anlattığımız bu yazımızı.
“Allah baki kalacaktır. O, kerimdir.”
