Bir insanı, hayattayken yerden yere vurup da ölümünden

sonra övgüler yağdıranlardan değilim. Ölümünden sonra yas tutup da ara

soğuduğunda karalayanlardan hiç değilim. Bir insana hayattayken değer vermenin

ölümünden sonra ise hayırla yad etmenin bir erdem olduğuna inananlardanım.

Geçtiğimiz günlerde vefat eden Gabriel Garcia Marguez

hakkında yazılan yazıları okuduğumda bir yazarın ardında bıraktığı izi ve bu

izin insanlar üzerindeki tesirlerini düşündüm. Sıradan bir insanın ölümüyle bir

yazarın ölümü arasındaki fark sadece kalan izdir.

 Ne olursa olsun

yazar bir söz söylemiş ve gitmiştir. Bu sanıldığı kadar kolay iş değildir.

Yazar o sözü söylerken, kendine, çocuklarına yakınlarına ayıracağını

vakitlerden fedakârlık yapıp eseri üzerinde kafa yormuştur. Onun hayatında

koskoca bir toplum vardır ve kalem bu noktada köprü işlevi görmektedir.

İnsanlar gezintiye çıkar, alış veriş yapar, sosyal

faaliyetlere katılır, tatil yapar, yakınlarını ziyarete gider, balkonda keyifle

çayını içer ve hayatı bütün yönleriyle yaşamaya çalışırlar. Ama yazarın buna

vakti yoktur. O sabahla uyandığı güne kalemi ile başlar. Kalem onun her

şeyidir. Kalem aracılığıyla kendini açar, kimi yerde öfkelenir kimi yerde

nasihat eder kimi yerde yol gösterir ve insana dair ne varsa kalem aracılığıyla

aktarır.

Kalem onun yol arkadaşıdır, kalemi tuttuğunda kendini çok

daha güçlü hisseder. Zira gönlünden dökülenler kalem aracılığıyla okuyucuya

ulaşmakta ve burada bir yer edinmektedir. İnsanlar gündelik meşgalelerin

peşinde koşar ve hayatı olduğu gibi yaşamaya çalışırlar. O ise insanların

sergilediği bu oyunun uzaktan seyircisidir. İzler, düşünür ve yazar

Gabriel Garcia Marguez, dünyanın rekabet ve kötülüğün

hüküm sürdüğü alan olmaması gerektiğini dile getirmiş ve yaşıyorsak iyilik

yapmaya af etmeye vaktimiz vardır diyerek zamanın geçici iyiliklerin kalıcı

olduğuna vurgu yapmıştır.

Ölmeden önce okurlarına bıraktığı veda mektubunda

duygularını şöyle ifade etmektedir: Eşyaların maddi yönlerinden ziyade manevi

anlamlarına değer verirdim. Az uyur, çok rüya görür gözlerimi yumduğumda her

dakika ışığı yitirdiğimi düşünürdüm. Başkaları uyurken uyanık kalmaya gayret

ederdim. Başkaları konuşurken dinler çikolatalı dondurmanın tadından zevk

almaya bakardım. Basit giyinir, yüzümü güneşe çevirir sadece vücudumu değil

ruhumu da tüm çıplaklığı ile açardım.

Çocuklara kanat verirdim. Ama uçmayı kendi başlarına

öğrenmelerine olanak sağlardım.

Yaşlılara ise ölümün yaşlanma ile değil unutma ile

geldiğini öğretirdim. Ey insanlar! Sizlerden ne kadar da çok şey öğrenmişim. Tüm

insanların, mutluluğun gerçekleri görmekte saklı olduğunu bilmeden, dağların

zirvesinde yaşamak istediğini öğrendim