Yaşam avuçlarımızın arasından kayıp gidiyor ve biz bir gün daha yitiriyoruz ömrümüzden. Manzaraya bakıyorum zihnime düşüyorsun. Mavilik ve sen. Galata kulesi. Bir bağınız olmalı. 

Burada oturmuş akan manzaraya bakarken sensiz bir ömrü tamamlayacağımı fark ediyorum. Metro köprünün üzerinde giderken insanlar ters yöne ilerliyor. Hayatta her şeyin zıtlık üzerine kurulu olduğunu anlatıyor sanki. Her şey zıddıyla kamil. Zengin ve fakir, iyi ve kötü, sıcak ve soğuk. Şimdi bu tuhaf Nisan günlerinde sıcak mı soğuk mu şaşırırken zıtlığın ne demek olduğunu iliklerimize değin hissediyoruz. Kalın paltoyla yanarken ince ceketle üşüyoruz. Sahi ne giymeli? 

Şimdi şu maviliğin içinde ilerleyen teknelerden birinde olsaydık. Gözlerinde güveni görebilseydim. Belki de bizi bir araya getirecek yegane şeyden mahrumuz. Bundandır ki dönüp dolaşıp yalnızlığa dair cümleler kuruyoruz. Yalnızlık mı bizi seçer biz mi onu seçeriz? Bir araya gelmek için çaba harcamak yerine yalnızlığa yeni tanımlar ekleyip duruyoruz. Sevgi sevgi derken onu dille tüketmeyi yaşamaktan değerli kılıyoruz. Bir yanda el sürülmemiş sevgilerin unutulur olduğunu söylüyorlar. Yaşanmamış ne varsa silinmeye mahkumsa kalp niye yoruyor bizi bu kadar? Günahtan kendimizi sakındık diye sevdamıza yalan diyorlar. Oysa biz bu kalbi yalan densin diye yakmadık. Gecelerimizin uykusuzluğu, midemizin bulantısı, sarsıla sarsıla ağlamalarımız. Günaha bulaşmadık diye yalan sayıldı. Sevgiyi yaşamak mı kolay nefsini tutmak mı? Aşk yaşanmamışsa yok yere çekilmiş bir çiledir fanilere göre. Bense bütün bu azabın ve dayanmanın mükâfatına inanıyorum. Mükafat deyince aklına hemen menfaat geliyor biliyorum. Hayır bu değil kast ettiğim. Sevgimizin büyüklüğü ve bununla birlikte sabrımızın kutsallığı arzularımıza ket vururken bizi Ona sevimli kıldı. Onun sevmesi bizim mükâfatımız. Ve belki bunun bir devamı fanilerin nefreti hasedi soğukluğu. İmtihan katlandıkça katmerlenir. Arzumuzun esiri olmadık diye bizden nefret ederlerken olumsuz tanımlamalarla dışlarlar sevgimizi. Karamsar, çekingen, korkak, beceriksiz, içine kapanık. Yaşasaydık da bir şey değişmeyecekti. Daha büyük hüzünlerimiz unutulmaz günahlarımız olacaktı. Fakat yine mutlu bir son olmayacaktı bizim için. Yaşayanların hepsi yarım. Hepsi farklı bir insanla evli. Hepsinin aklı karışık. Sevgileri eskiye. Sevgileri yaralı.   

Denizin içinde yanan ışıltıya takıldı gözüm. Denizanalarının ışıklarından bahsetmişti biri. Onlardan biri miydi gördüğüm? Yeşil ve sarı pırıltıydı denizanası büyüklüğünde. Suyun altında nazlı nazlı ilerliyordu. Suyun biraz yüzeyine çıksa da görsem dedim. Çıka çıka ne çıktı dersin. Yeşil bir kraker kağıdı. Kimi hayallerimiz de buna benzemiyor mu? Büyülü bir ışıltıyı suyun yüzeyinde değersiz bir çöp olarak bulabiliyoruz. Hele ki sevmek nasıl başkalaştırıyor insanı. Gördüklerimizi değiştiriyor. Sevdiklerimizi başkaca gösteriyor. Düşüncelerimizi farklılaştırıyor. Gerçekten uzaklaşırken bir hayale âşık olduğumuzu anlayamıyoruz bile. 

Bazen durup neden diye düşünüyorum. Neden ve kader. İşte soru ve cevap.

Ölümüm düştü bugün aklıma. Ölsem ne değişirdi senin için? 

Bütün sevgilerin sonunda bunu düşünmemiz ne garip. Ve bilmemiz: Hiçbir şey. Hiçbir şey değişmezdi. Yaşarken kıymeti bilinmeyenlerin ölünce hatırlayanı olmaz.