Bugün ‘algı yönetimi’ dediğinizde her iki kişiden biri algı operasyonlarından bahsedebilir. Algı oluşturmak, oluşturulan algıyı yönetmek en başta reklâmcılar olmak üzere siyasal iletişimcilerinin, askeri vb. kurumların kullandığı önemli bir silah olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunun en yoğun uygulandığı alan ise medyadır. Medya aracılığı ile oluşturulan etki ile toplumun duygu, davranış ve karar vermesinde, yönünü değiştirmesinde bu durum önemli bir rol oynar. Örneğin medyada sıklıkla duyduğunuz kimi konular bıktırıcı bir şekilde her defasında önünüze geliyorsa bu sizin o konuda artık istendiği gibi düşünmeye başlamanız istendiğinin göstergesidir. Bazen insan gerçekliğinden şüphelense de bir müddet sonra gerçek ile gerçek dışı arasındaki sınır kaybolduğundan hangisinin gerçek hangisinin gerçek dışı olduğunu ayırt edemez noktaya gelir. Nihayetinde gerçek dışı bir durumu gerçekten daha büyük bir tutku ile savunur. Buna “narkoz etkisi” de diyebiliriz.

Zihinlerde oluşturulan tahribat; bilgi kirliliği, malumat yığını ve birbirinden bağımsızmış gibi görünen ancak zaman içerisinde sanki gerçekmiş gibi yer eden kimi ön kabuller oluşturulur. Misal, “İmam Hatipler arka bahçemizdir” sözü, izafe edilen kişi tarafından hiç kullanılmamış olsa dahi bu artık toplum tarafından o şekilde algılanır. Hatta kullanılmadığı belgelense dahi, toplum, oluşturulan algıyı belgeden daha geçerli ve güçlü bir inanca, kanaate dönüştürmüştür. Bugün dünyadaki birçok olay bu şekilde yönetilmektedir. İkinci dünya savaşında daha çok kullanılmaya başlayan ve soğuk savaş dönemi ile zirve yapan algı yönetimi birçok toplumsal ve sosyal facianın göz göre göre geldiğini gizlemiş olmada başarılı olsa da son tahlilde oluşturduğu yıkımların etkisi bugüne ve yarına büyük oranda yansımaktadır. Son dönem olaylarından olan “Arap Baharı”nın sıcaklığı ve acısı daha zihnimizde tap taze dururken, “Arap Baharı”nın bölgeyi ve dünyayı nereye taşıdığı da tartışmasız ortadadır. İnsanları, toplumları etkisi altına alan bu algı salgını; insanları, toplumları aynileştirerek bir güç oluşturur. Haliyle bu sürecin içinde olmanın verdiği güçlülük hissi aynı zamanda, topluluğun dışında kalanın yalnızlığı ve güçsüzlüğü karşısında büyük bir haz yaşanmasına neden olur ve algıyı yönetenlerin istediği de tam olarak budur. Yani yaşanan hazdan başka bir şey talep edilmemiş olmasıdır.

Özellikle güç vurgusunun yoğun olarak yaşandığı ve kişinin bu güç karşısında farklı düşünse de sanki toplumun genelinin kanaati, eğilimi aynı yöndeymiş gibi bir etkiye kapılarak, kapıldığı bu düşünce doğrultusunda hareket etmesi istendiğinden; haberlerin, propagandaların, söylevlerin dili bu yönde oluşturulur. Onun için bugünlerde sokaklarda, ekranlarda görüp yaşadığınız şey tam olarak budur. Aslında bir yönü ile de yaşanan “seyirci etkisi” dir. Peki, bu seyirci etkisi nasıl bir şeydir? 1964 yılında KittyGenevose isimli bir kadın sabaha karşı 17 bıçak darbesi ile öldürülür. Yaklaşık bir saat süren olaya 38 kişi tanık olmasına rağmen kimse müdahale etmez ve polise de haber vermez. Bu örnekten yola çıkarak yapılan araştırmalarda insanların bir olaya yalnızken daha çok müdahil olduğu ancak grup ile olduğunda çekingen hareket ettikleri gözlemlenmiştir. Bugün belki birçok toplumsal olayda bu durum gerçekleşmektedir. Görülen yanlışlıkların üzerine gidilmesinde insanların çekingen kalmasında bu etkinin rolü büyüktür. Bu da algının ayağını bastığı başka bir zemini oluşturmaktadır.

Hemen hemen herkesin öğrenciliğinde yaşadığı bir durum ile meramımızı anlaşılır hale getirmek istiyorum. Öğretmen dersini anlatır, öğrencilerine anlayıp anlamadıklarını sorar, kimseden ses çıkmaz. Ve öğretmen dersin anlaşıldığına hükmeder ancak ders anlaşılmamıştır. Ancak insanlar sadece kendisinin anlamadığını düşünerek ses çıkartmaz. İşte bu durum, bugün toplumların yaşadığı “çoğulcu cehalet” olarak ifade edebileceğimiz “PluralisticIgnorance”nin en basit anlatımıdır. Bütün bu sürecin dışına çıkabilmek için öncelikle insanların yalnız olmadığını bilmeleri gerekir. Onun için sorumluluğu paylaşarak, sadece uzaktan sorunları görmenin yetmediğini ve çözüm için sürece dâhil olmanın gerekliliğini göstermek gerekiyor. Onun için etkin bir iletişim, doğru bir yaklaşım ile bütün algıların dağıtılıp, gerçeği belirgin hale getirmek gerekiyor. Etrafınızdaki insanların gözlerine bakın onların yardım arayışlarına kayıtsız kalmayın ve onlara yardım edin, kayıtsız olanlara sorumluluk verin ve sürecin içerisine dâhil edin. Aslında bütün mesele gözlerde dağ gibi büyüyen algı dağları karşısında çaresiz hisseden ve yalnızlığa bürünen insanlara yardım elini uzatmaktır. İşte o zaman sahteyi, gerçekle #değiştirebiliriz. Hoşça bakın zatınıza.

 

TAŞ GEMİ

 

“Kapalı kaynar tencerem bilinmez,

Et mi pişer, dert mi pişer.

Çağırmadılar ki, beraber gidelim,

Gittiler birer ikişer.”

(Behçet Necatigil/Hal tercümesi)

                                                                      Not: Bu hafta Enver Demirbağ’dan, “Bülbüllerin Yası Var” türküsünü dinliyoruz.

Bize Kadar:

 

1- E. A. Rauter, “Okulda insanlar imal edilir. Bu insan yapma sürecine eğitim denir” diyor. Onun için hangi tür insan imal edileceği konusunda kafalar karışık.

2- Augustinus, İtiraflar ‘da: “Aslına bakarsanız büyükler de aynı şekilde oyun oynuyorlardı ama onların oyunlarına iş deniyordu” der. Yorum mu? Yoruma gerek yok, oynamaya devam ne de olsa iş. Bir de oyun-eğlence…

 

TEKKE

“Hayattaki en büyük mutluluklardan biri, insanın bilgi arayışında cehaletinin içine dalmasıdır. Her şeyden öte, cehaletin müthiş hazzı, soru sormanın verdiği hazdadır. Bu hazzı kaybeden ya da bunu cevap vermenin hazzı olan dogmanın hazzıyla değiştiren biri, şimdiden katılaşmaya başlamıştır bile.” (Robert Laynd’dan tadımlık)

Bir Lahza:

“-Nefrete boyun eğme! O seni karanlığa götürür.” (Yıldız Savaşları: İmparatorun dönüşü).

DAĞARCIK

“Kafka o müthiş diktatörlüklerin bütünüyle gelişip ortaya çıkmasından, atom bombası dehşetinden, köleleştirilmiş bireyin apolkalipsesi’nden daha önceki bir zamanda yasamış, ama bir derviş (bilge) gibi önceden sezinleyerek yapıtlarında dile getirmiştir. Romanlarında hissedilen o hayaletimsi-netameli, donuk ve kasvetli hava iste buradan kaynaklanıyor. Dehşet yüklü bir dönemin, sanatçının kişisel alın yazısından çok ötelere tasan bir şekilde önceden sezilmesidir ki (Dava’daki tutuklama sahnesiyle o gizli yürütülen kovuşturma ve soruşturmalar gibi), Kafka’nın yasal olan ve duyguların karmaşasına dayanmayan etkisini bir bakıma bize açıklamaktadır. Kafka tarafından adeta suçüstü yakalanmış zamanımız olaylarının Kafka karşısında vicdanları rahat değildir; çünkü bütün bu olayları önceden uyarıcı bir dille anlatmıştır Kafka. Öyleyken bizler sapa yolda, köleleştirenlerin ve sevgi yoksunluklarının yolunda sersemce yürümemizi sürdürdük.” (Kafka’da İnanç ve umutsuzluk/ MaxBrod’dan tadımlık)