Ne kimse onun kadar değer vermişti, ne de sevmişti.

Başkaları tiksinerek bakarken, görmemek işin kafasını bakışlarını çevirirken.

Padişahın kızına denk, bir tek o düşürmüştü.

Parasızlığından mı zaten hiçbir kadın da beğenmemişti ve sultanın kızını bir türlü bulamamıştı.

Fakat o gün.

Her zamankinden daha sıkı sarıldığında o muhteşem kadına.

Daha doğrusu daha önce neden sımsıkı sarılmadığına hayıflanarak kolları ile boynuna dolandığında.

Aslında kalın tahtalar canını acıtmış, dokunamamıştı bile yağmur kokulu kıymetlisine.

Çayır çimen kokulu ak saçlarına yüzünü gömüp ağlayamamıştı bile.

Ağarmış menekşe nakışlı pazen elbisesinin altındaki sinesine başını yaslayıp, toprak kokulu nasırlaşmış ellerini tutamamıştı bile.

Bağırmak istemiş sesi bile çıkmamıştı.

İlk kez o gün mahalleli bir selam vermiş, değer addetmiş, yanına gelmiş, elini uzatmış, tiksinerek baktıkları omzuna dokunmuşlardı.

Bir günün beyliği bu, demişti.

Yarın yine yüzüme bakmadan geçerler yanımdan, yokmuşum gibi orada başkalarıyla konuşurlar, ya da gözleri bir kurşun gibi değdiği anda derhal sürmeyi alır gibi çekerler bakışlarını gözlerimden.

Yağmur kokulu kadına sımsıkı sarıldığında artık bir daha kimsenin onun kadar kendisini sevmeyeceğini anlayıp çeşme gibi gözyaşı döktü.

O dağlardan ot toplayıp, doğrayıp, pişirip önüne getiren kadın, son günlerde yemeği de becerememeye başlamıştı.

Tencerenin içi kan dolmakta, ya elini kesmiştir ya da beton dökülmüş gibi olmakta idi elleri kasıldığında; oynatması, bıçak tutup sebzeyi kesmesi mümkün değildi.

İşte bugün hayatından ebediyen çıkarken bile oğulcuğuna şeref övünç bahşetmişti.

Severdi mahalleli anasını, deli bulsalar da.

Kendisinden ise hiç haz etmezlerdi, bir baltaya sap olmadığı, anacığından çok mahalleliye dert olmuş, selam sabahı kesmişlerdi.

Ufak tefek işler bulup çalışsa da onlar sayılmamakta idi bu çok saygın adamların ve kadınların gözünde.

Onlar kadar çok çalışıp, çok çalıp, çok çelme takıp, kandırmadığı için suçluydu.

Kaç kez komşularına günaydın demek istemiş ama yıllardır kelimelerini boğazına hapsettiklerinden artık o da kimselerle konuşmuyordu.

Bazen sisler içinde kalıp yolunu zor buluyordu.

Son günleri nasıl zordu, inliyordu, yol iz bulup da, doktora bile götürememişti, başında beklemişti sadece, uyumamış onun yanına melek Azrail’i yaklaştırmamak için gözlerini kırpmadan beklemişti.

Tabuta sarıldığında zihnine kazınan en son fotoğrafına gülümsedi de etraftan kızgın bakışlar attılar; cenazede gülünür müymüş diye homurdandılar.

Dinleselerdi, onlara da anlatacaktı.

Pencereden görüp de koşup içeri aldığı, yağan yağmurun altında bir çocuk gibi oynayarak, güle oynaya türkü çığırarak geldiği o ikindi sonrası fotoğrafında kendi kendine konuşmakta idi;

“Gidin bulutlar gidin

Beklemeyin beni.

Yokuşu yavaş çıkarım.

Lütfen, saygısızlık addetmem.

Dilediğinizce ıslatabilirsiniz, hortumdan su tutar gibi tepemden bidon devirir gibi,

Lütfen kesmeyin şakırtınızı yağmurlar, yağın ıslatın savurun çarpın beni sokaklara,

Yeter ki kesmeyin, o efsane musikinizi üzerimizden”.

Döne döne yağan yağmura sarılır gibi su damlalarını öpüp başına taç koyar gibi tepesine yüzüne gözüne yayıp gülümsemekte idi.

Kuraklığa içerliyor, çok üzülüyordu, yağmur duaları tutmuş ona seviniyordu.