Geçtiğimiz Cuma günü Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu Bey’in İstanbul programını takip ettik. Eyüp Sultan’da başlayan, ardından Fatih Camii ile devam eden ve Süleymaniye’de son bulan, merkezinde din ve devlet büyüklerinin kabirlerini ziyaret olan dolu dolu bir program icra edildi. Bu yoğun gün gazeteci ve yazarlar buluşması ile son buldu.
Malumunuz Saadet Partisi bu seçimlerin odak noktası haline geldi ve üslup ve yaklaşımıyla siyasetin yeniden umut olmasına vesile oldu. Program boyunca halkın ilgisi bunu net olarak ortaya koydu. Basın ordusunu yarmak için mücadele eden, tebrik ve desteklerini bidirmek için Genel Başkan’a ulaşmaya çalışanları gördükçe halk nezdindeki karşılığı daha iyi müşahede ettim. Tabi Fatih Camii’ndeki malum olayı da anlatacağım.
Temel Karamollaoğlu Bey ile Fatih Camii’nin haziresine girdik ve Sayın Genel Başkan, Fatih Sultan Mehmet Hazretlerinin kabri başında duada bulunuyordu. Bir hanım birden bağırmaya başladı. Cümleleri eleştiri değil, tahkir doluydu. Korumalar, çevredekiler muhataplarının bir hanım olmasının bilinciyle de, gayet hassas bir davranış içinde müdahale etmeye, hanımefendiyi uyarmaya çalıştılar. Fakat hanımefendinin dinlemeye kesinlikle niyeti yoktu. ‘15 Temmuz şehit eşiyim’ diyerek ısrarla ve yüksek sesle konuşmaya devam etti.
Israrını sürdürünce Sayın Genel Başkan; ‘En azından konuşalım, bu ithamlarının muhatabı biz değiliz. Biz de kendimizi hanım kardeşimize doğrudan ifade edelim’ diye kendisiyle konuşmak istedi. Fakat hanımefendinin hiçbir şekilde dinlemeye veya anlamaya niyeti yoktu. Ben bağıracağım, hakaret edeceğim siz ise sessizce dinleyeceksiniz gibi hal ve tavır içindeydi.
Bir şehit eşi olmasının verdiği acıyı anlamamak, hissetmemek elbette mümkün değil.
Hangi niyetle bu şekilde davrandı bilmem ama zaman içinde o hanım kardeşimizin başını iki elinin arasına aldığında, nasıl bir şekilde kul hakkına girdiğini anlamasını ümid ediyorum.
Hal böyleyken Saadet gibi, malum yapıyla hiçbir şekilde yolu kesişmemiş olan bir partiden 15 Temmuz’un hesabını sormaya kalkmak akıl alır bir iş mi?
Sanki 16 yıldan beri iktidar olan Saadet’miş, en az 2002’den 2012, 7 Şubat MİT Krizi’ne kadar malum yapı ile işbirliği yapan Saadet partisiymiş gibi, sanki devlet bürokrasisinde bütün atamaları, ordu içindeki rütbelerin tamamını Saadet dağıtmış gibi, Ankara’yı parsel parsel satan Saadet belediyesiymiş gibi, ‘Ne istediler de vermedik?’ açıklamasını Saadet Partisi yapmış gibi, malum yapının bütün programlarına, devletin bütün kurumlarına talimatlar vererek her türlü sponsorluk desteği veren Saadet iktidarıymış gibi, yaptığı yanlışları, düştüğü gafleti ‘aldatıldık, kandırıldık, yanılmışız’ gibi ifadelerle geçiştiren ve sonuçta 15 Temmuz gibi bir ihanetle karşı karşıya kalmamıza sebep olan Saadet partisiymiş gibi bir mantıkla hareket etmek hangi vicdana, hukuka, adalete, izana, insafa sığar?
Siyaset bir uzlaşma sanatı değil mi? Millet İttifakı’nda toplumun farklı kesimlerinin ilkeler çerçevesinde bir araya gelişleri toplumsal barış adına önemli bir kazanım ve tarihi bir adım değil mi? Bu milleti kamplaştırarak toplumu birbirine düşman edenlerin tek derdi iktidarda kalmaksa, böyle bir iktidarın bu millete, bu devlete ne faydası olur?
Sonuç olarak görülen o ki, Saadet Partisi’nde yükselen trendle birlikte bu tip vakaların artarak devam etmesi muhtemel. Olsun. Herkes işine baksın. Herkes sorumluluklarını bilsin ve gereğini yerine getirsin. Bilinen bir gerçek var ki o da tuzak kuran mutlaka altında kalır.
Hani Yunus Emre’ye atfedilen bir söz var: “Sen doğru dur, eğri cezasını bulur.”