28 Şubat 2026 tarihinde İsrail ve Amerika iş birliği ile İran'a yönelik çok büyük bir saldırı başlatıldı. İlk saldırılar gerçekten İran Devleti ve toplumu için çok yıkıcı sonuçlar çıkarttı. Bu saldırı, her açıdan insanlık tarihinin gördüğü en korkutucu savaşların başlangıcı olabilecek potansiyele sahip bir olaylar silsilesini tetikleyebilir. Bugün, İsrail'in "Arz-ı Mev'ud" hezeyanları olarak ifade ettiğimiz, ancak hezeyanın ötesinde bir gerçekliğe dönüşmüş olan vakanın bir sonraki kademesine geçmiş bulunmaktayız. Özellikle Netanyahu ve avenesinin yaptığı açıklamalarda Aksa Tufanı Operasyonu sonrası oluşan Antisiyonist küresel toplumsal gerçeklik vurgusu yapılarak, "bir sonraki nesil ile Büyük İsrail'i kurmamızın mümkün olmadığı gerçeğiyle karşı karşıyayız" ifadeleri çokça ön plana çıkmaktadır. Bu nedenle "neden bugün?" sorusunun cevabının iyi anlaşılması gerekiyor.

Nükleer Bahane ve Gerçek Hedef

Tabii ki bahane olarak nükleeri konuşacaklardı. 1984'teki bir gazete kupüründe, çok kısa bir zaman sonra İran'ın nükleer silah sahibi olmasını öngördüklerini yazıyorlardı. İsrail'in Ma'ariv gazetesi o tarihte İran'ın atom bombasının Alman yardımıyla üretiminin son aşamalarına girdiğini haberleştiriyordu. İşin özü bu propagandanın işlemediğini, bahanenin bu olmadığını hepimiz çok iyi biliyoruz. İsrail'in tek bir hedefi var: Arz-ı Mev'ud. Tek bir gayesi var: Bölge devletlerini bölüp parçalayarak, yumuşak lokma haline getirmek ve İsrail tarafından yutulmasını sağlamak. Bu bağlamda bölgedeki bütün ülkelerin istikrarsızlaştığı veya İsrail'in gönüllü esiri olmaya razı oldukları bir denklem oluşturuldu. Bakınız Suriye, Irak, Lübnan, Yemen, Sudan, Libya iç savaşın veya savaşların esiri olmuşlardır. Bunun yanında Mısır ve diğerleri darbeler tarihi ile anılır hale gelmiştir. Bölgede İsrail dışında istikrarlı kalmış iki ülke vardı: İran ve tabii ki Türkiye.

Tarihsel Öngörüler ve Gerçekleşen Senaryolar

Esasında 1979 Devrimi'nden itibaren İran'ın şeytanlaştırılması için büyük propaganda araçları kullanılarak çalışmalar yapıldığını hepimiz biliyoruz. O tarihten itibaren ara hedefler olsa da ilk çetin ceviz olacak hedefin İran olacağı aşikârdı. Bu bağlamda Erbakan Hoca’mız Irak savaşı dönemlerinde, ilk başta hedefin Suriye olacağını, Suriye'den sonra sıranın İran'a geleceğini, İran'dan sonra hedefin ise Türkiye olacağını defaatle ifade etmişti.

Nitekim Irak'ın 1991 Körfez Krizi ve 2003 ikinci Körfez Savaşı sonrasında etkisiz hale getirilmesi, ardından 2011 Arap Baharı görünümlü Arap Kışı ile Suriye ve diğer Arap ülkelerinin etkisiz hale getirilmesi sürecini yaşadık. On yıllık aralıklarla bu saldırılar gerçekleşiyordu. Gelinen noktada 2026 yılı itibarıyla sıra İran'a geldi.

İran'ın Duruşu ve ABD-İsrail İlişkisi

İran, öyle yabana atılır bir yapı olmadığını özellikle 12 Gün Savaşı'nda İsrail'e karşı sergilediği tavır ve elindeki teknolojileri kullanması ile göstermişti. Bu güç, İsrail'in Amerika'dan yardım isteyerek savaşı bitirmesi noktasında devreye girmesine neden olmuştur. Bu bağlamda bugün yaşanan savaşın Amerikan merkezli çıktığını iddia etmek çok büyük bir yanlışlıktır. Nitekim bununla ilgili Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun yaptığı açıklama, bu durumu net bir şekilde ortaya koymaktadır. Rubio, İran'la olan görüşmelere rağmen bu sürecin bu hale gelmesiyle ilgili “bizim saldırmaya niyetimiz yoktu, ancak İsrail saldırdı diye biz de işin içerisine girmek zorunda kaldık" diyecek kadar ileri gitmiş, aslında İsrail'in Amerika Birleşik Devletleri üzerindeki etkisinin ne olduğunu ortaya koymuştur. Tabii ki "İsrail" demek belki yanlış olacaktır, çünkü asıl olan Siyonizm'dir. Siyonizm, Amerika Birleşik Devletleri'ni İsrail'den daha fazla domine edebilecek bir boyuta sahiptir. Bu gerçek, bu savaş sürecinde tekrar ortaya konulmuştur.

Türkiye-İran İlişkileri ve Stratejik Önem

Uzun soluklu anlatmak, farklı boyutlarıyla savaşın stratejilerini ortaya koymak elbette önemlidir. Ancak savaşın bizim tarafımızdan ne şekilde anlaşılması gerektiği bence daha önemli bir sorudur. Şu anlaşılmalıdır: İran ile Kasr-ı Şirin Antlaşması'ndan beridir savaşmadık. Elbette iki devlet arasında gerginlikler vardır, sorunlar vardır, ama bunlar asla kontrolsüz bir boyuta ilerlememiştir. İran'ın oradaki varlığı, güven içerisindeki yapısı, Türkiye'nin de güvenliğidir. Bugün İran'ın parçalanması her açıdan -bakınız sadece siyasi, diplomatik, askeri açıdan değil, demografik açıdan ve diğer konulardan da- Türkiye için çok büyük bir problemdir.

İran'a Yönelik Tutumlar ve İçerideki Çelişkiler

Bugün kendisini Müslüman ve Sünni olarak ifade eden bazı kişilerin, oradaki Müslümanların şehit edilmesine yönelik yaptığı açıklamalar, aslında Türkiye'deki emperyalist fikir merkezlerinin nasıl üretimler yaptığını bize bir kez daha göstermektedir. Bugün Türkiye'de İran'a yönelik savaşa karşı çıkanların iki kademede olduğunu görüyoruz:

1. Kendisini dindar, mütedeyyin ve ehlisünnet olarak ifade eden, ancak köken itibarıyla Amerikan emperyalizmini ve Siyonizm'i eleştirmeye dahi cesareti olmayan yapılar.

2. Esasında laik, çağdaş, demokratik görünen ama altta Amerikan emperyalizmini, dinsizliği ve hatta Şahçılığı merkeze alan kesimler.

Bu iki kesimin beslendiği yer, birbirlerine düşman gibi gözükseler de aynı yerdir. İran'ı anlama noktasında yaşadıkları krizler bir tarafa bırakılsın; İran'ın Türkiye için ne kadar önemli olduğu sorusunun cevabını aramaları onlar için daha kıymetlidir.

Vicdani ve Stratejik Sorumluluk

Velev ki İran bizim hiçbir şeyimiz olsun... Bu halde dahi:

* İran'ın huzurunun kaçmasının Türkiye'ye maliyetinin iyi anlaşılması gerekiyor.

* İran'ın bugün Siyonistlere karşı verdiği savaşın arkasında olmamız gerekiyor.

* Orada ölen mazlum çocuklar için, mazlum insanlar için vicdan sahibi olmamız gerekiyor.

* Birleşmiş Milletler sistemi içerisinde olan ve iyi kötü işleyen bir devlet mekanizmasının olduğu bir ülkenin devlet başkanının ve üst düzey yöneticilerinin bu şekilde katledilmesinin karşısında olmamız gerekiyor.

Bunu yapabilmek için çok derin akademik veya dini bir bilgiye sahip olmaya gerek yoktur.

Hocamızın Öngörüleri ve Bugün

İran'dan sonra sıranın bize geleceği ile ilgili Erbakan Hoca’mızın 30-40 yıl önce söylediği şeylerin o gün için bir kıymeti vardı. O gün için ilk defa duyulmuş ve toplumun bütün kesimlerinin birlikte hareket ederek çözmesi gereken bir sorundu. Ancak bugün, o sözlerin bizzat Siyonistler tarafından dillendirildiği bir gerçekliğe geldik. Dolayısıyla yine Erbakan Hoca’mızın ifadesiyle, "Beni anladığınızda dövecek belki diziniz bile kalmayacak" ifadesi gitgide yerini bulduğunu görmek gerekiyor. Bu konu üzerine çokça makaleler kaleme almamız, çokça konuşmamız gereken hususlar içeriyor. Ancak bir köşe yazısı sınırları içerisinde bunları belki haftalarca sürecek bir boyutta anlatmamız icap etmektedir.

Son Söz

Değerli İranlı Profesör Doktor Foad Izadi Hocamızın El Cezire televizyonunda yaptığı açıklama ile sözü tamamlamak istiyorum: "Bu Epstein Rejimi’nin katilleri ya kız çocuklarına tecavüz ederler ya da onları öldürürler." Bu ifade, aslında bu olaydan medet umanların, "Oh İran gitti, iyi oldu" diyenlerin veya bu sürecin Türkiye lehine olduğunu düşünenlerin ibret alması gereken bir tablodur.