Hükumetin bir bakanını yere göğe sığdıramıyor en yakınlarındaki medyanın kalem kullanıcıları.

İlla Müslümanları incitecekler, kıracaklar, üzecekler, suçlayacaklar, kanatacaklar, genlerinin gereği olarak…

Ne demiş de çok önemsenmiş hükumetin bir bakanı

“Kimse ama diye konuşmaya kalkmasın.”

28 Şubat üretimlerinin çocuğu. Sertliği oradan.

Bu ne suç üstlenme pozisyonudur böyle.

Ona aferin yarışına giren en yakın medyanın kalem kullanıcıları, ondan önce aynı cümleyi AD kartelinin kalemşorlarının kullandığını bilirler halbuki.

Fakat (ama demedik) onlar, kendilerini hariç tutuyorlardı.

Fransız polisinden birkaç yüz adım öndeydiler. Zira gerekçelerini yıllar öncesinde dosyaladıklarından, dergi sokağından gelen silah seslerini yadsımadı kulakları.

“Hz. Muhammed (S.A.V.) karikatürleri çizdiler ama, ondan daha fazla Hz. İsa karikatürleri çizmişlerdi.”

Bilmezki müslümanların Hz. Musa’yı da, Hz. İsa’yı da sevdiklerini, çocuklarına adlarını verdiklerini.. Onlar için de üzüleceklerini..

Bizim, varlıklarını, medyaya yansıyan protestolardan öğrendiğimiz o dergilerin, hayranıydık, idolümüzdü diyen takipçisi AD kartelinin kalemşorlarının, ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirdiklerinden midir, hiç itiraz yazısı yazmamalarının sebebi. Sadece Hz. İsa’yı çiziyor olsalar dahi, insan bir gönül üzüntüsü yaşamaz mı

İfade güçsüzlükleri, ifade yetersizlikleri değil midir, o dergicileri Müslümanların bir, papalığın oniki kere yargıya şikayetlerine sebep.

“Fransa’nın 11 Eylül’ü, Fransa’nın 11 Eylül’ü” diyerek muhbirliğe soyunan o insanlar, 11 Eylül zulmünü az mı bulmuşlardı, yoksa ey Fransa biz burdayız, mesajı mı yolluyorlardı.

Kendisi bizim, gönlü, aklı-fikri oralarda olanlar, -ki bu bir suç değildir ve beyazlaşmaya çalışmak böyle bir şeydir- bir peygamberi “bomba”lı karikatürlerle çizerken o dergiciler, üzülmemişlerse, hayranlıklarından hiç eksilme olmamışsa, biz, katliama uğrayanlara da üzülebileceklerine kolay kolay inanmayız. Yalnız konuşmuş olurlar. Hükumetin bir bakanına, övgülere layık olması için örnek olurlar, yol gösterirler sadece ve rol icabı olarak…

Paris’te, 12 kişinin katledilmesinden sonra, bir Parisli müslüman gence mikrofonu uzattığında Avrupa’nın bir tv kanalı, şu cümleleri duymuş insanlar onun ağzından.

“Bir din büyüğünü başında bomba ile göstermek, inançlı insanları üzer. Ama bu vahşi cinayet daha fazla üzer.”

O Parisli Müslüman gencin üçüncü cümlesini aşağıya almamız, ilk iki cümle üzerinde özellikle durmak istememizdendir. “Çünkü bu cinayet, şeytan adına işlenmiştir.”

Ne demişti hükumetin, en yakın medya kalemcileri tarafından övülenler kervanına ancak şimdi kattığı bakanı

“Kimse ama diye konuşmaya kalkmasın!”

Parisli Müslüman çocuğun ikinci cümlesini “ama”sız okuyalım: “Bu vahşi cinayet daha fazla üzer.”

Bir manası var mı Daha ve fazla kelimeleri izaha muhtaç durur üstelik.

“Ama” olacak bu cümlenin başında ve o “ama” üzüntüsünün neden daha fazla olduğunu birinci cümleye dayanarak anlatacak. Türkçe böyledir sayın Bakan. “Ama”sız olmaz. Parisli Müslüman çocuk örneğinde olduğu gibi, diğer dünyalı Müslümanlar da kendilerini, duygularını, demek istediklerini “ama”lı cümlelerle anlatabilirler. Siz bunda bir mahzur mu görüyorsunuz Yoksa birinci cümlelerdeki Müslüman üzüntülerini önemsemiyor musunuz, farkedilmesin mi diyorsunuz Tıpkı AD kartelinin kalemşorlarının kestikleri roller gibi..

Her gün Kur’an’ından “Bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibidir” ayetini okuyan Müslümanlar,

(Baskılar Bizi Büyütüyor

02/05/2013/Prşmb/Milli Gazete - Mahmut Toptaş) yine oralarda güç sahiplerince organize edilen her katliamdan sonra ve her yaşanan gelecekte çocukları, torunları, nesilleri suçlanmamaları için, suçlanacak pozisyonlara sokulmamaları için fıkralar üreterek bırakmışlardır savunmalarını ta o günlerden. Hem de güldürmeyi de ihmal etmeden.

Derlerki:

Sultanahmet Camii vaizi Hz. İsa efendimizi anlatır bir Cuma vaazında cemaate. Kavminin sınır tanımayan eziyetlerini dinleyen müslümanların gözyaşları sel olur, ıslatır giysilerini, tıpkı vaiz efendinin hali gibi..

Namaz sonrası, yeniçeri olmanın hakkını görüntüsü ile de veren bir yeniçerimiz, ilk rastladığı yahudinin tutar yakasından, ayaklarını keser yerden..

- Bre hain milletin insanı.. Neler etmişsiniz İsa efendimize

Suçlanma konusunun güncel olmadığını anlayan yahudi rahatlamıştır. Savunmasında da inkar yoktur.

- Ama efendi, o dediğin bin şu kadar yıl önce olmuştu.

Yeniçeri savunmayı çok önemsemez, o hesap sormaktan yanadır.

- Olsun! Ben yeni duydum!

Bu topraklarda bin küsur yıldır bu fıkranın eğitiminden gülümseyerek geçen insanları özür hizasına sokmak isteyen hükumetin övülen bakanı, ne vekili olduğu insanları anlar, ne hedefe konmasına ragmen munisleştirilen yahudiyi anlar, ne de zulmü alkışlamayan yeniçerimizi anlar.

Hatta o, yahudinin savunmasına yansıyan, “Ben orada değildim ama, bugün buradan, orda olanları onaylıyorum,” taraflılığını da anlamamıştır.

Hatta, hatta yeniçerimizin savunmayı kabul etmeme sebebi cahillik gibi görünse de, itiraf üzerine kurgulandığını ve eylemsizlik yüklendiğini de anlamamıştır.

Hükumetin kültür bakanı olunca, böyle olunuyor zahir.

İSTANBUL NOT COSTANTİNOPOLİS

1954 yılında moda olan Amerikan şarkısı varmış,Adını yahut nasıl bilindiğini o günlerde çizilen ve bu şarkıya gönderme yapan karikatürün üzerine yazdık

Sen de olmuştun 16 yaşında

Cumhurbaşkanı’na hakaretten gözaltına alındıktan sonra AD medyasının malzeme, CHP merkezinin de muhalefetlik gerekçesi yaptğı 16 yaşındaki çocuğun, il başkanı, ilçe başkanı, kadın kolları başkanı gibi sıfatlı halk partililerce yönlendirildiğinin kayıtları, fotoğrafları, Haydi Bastır’ları dökülüp saçılmış ortalığa.

Yetkililer veya yetkisizler şu soruların cevabını niçin araştırmazlar Bu sorumuza uçaklarda resim veren gazeteciler de muhataptır.

Halkın 16 yaşındaki çocuğu üstünden atış talimi yapan CHP’nin il başkanı, ilçe başkanı, kadın kolları başkanı bilaveled insanlar mıdır ki, tatminlerini böyle yapıyorlar.

Eğer çocukları varsa o CHP görevlilerinin, yaşlarının daha küçük olmasının ötesinde (inanmak istediğimiz ihtimal) boyları, posları ve zeka seviyeleri mi uygun düşmüyor, protestoların mankeni olmalarına.

CHP’lilerin yol göstericisi sayın Kılıçdaroğlu, şimdi koca koca olmuş çocuklarını 16 yaş civarında böyle eylemler için kullanmış mıdır

Kullanmadı ise sebebi sadece CB makamında Demirel’in yahut Sezer’in olması mı idi Hayalinde milletvekilliği, kasetlerden sonra Genel Başkanlık olmamasını kimsenin, kınamayız elbette.

1973 yılı. Seçimler yapılmış. MSP-CHP koalisyonu iktidarda. Bir milletvekilini dinlemek, moral bulmak için toplanmışız.

Milletvekili konuştukca şaşırıyorum. Dünyadaki siyasi mücadeleleri anlatıyor.

Ortadoğu’da çarpışan ideolojilerden bahsediyor.

Derin(!) manalı bir “özdeyiş”le, (Nakledilen batılıyı hatırlayamam şimdi) bizi yani gençleri başka mücadelelerin sempatizanlığına iterken, yanımdaki arkadaşım bir soru yöneltti. Aramızda çok konuştuğumuz bir durumu, açık açık ve bağıra bağıra sordu.

- Sizin, bizim yaşımızda ve bizim gibi üniversite öğrencisi olan oğlunuzun haberlerini gazetelerde hep “solcu” sıfatlı okuyoruz. Anlattığınız bu konuyu…

Tahmin ettiğiniz gibi, T.Özallı yıllarda silah ithalatıyla ilgilendiğini duyduğumuz o milletvekili, gülerek kesti soruyu. Hemen başka bir konuya geçerken, umursamıyorduk, bize yönelen bazı keskin bakışları.

Bu ülkenin küçük çocukları, Kılıçdaroğlu ve esrarlı teşkilat mensuplarının kullanım alanından çıkarılmalıdırlar.

Destanı Bizden Filmi Onlardan Olursa

Batının ünlü oyuncularından Russell Crowe, Çanakkale’miz üstüne bir film çekmiş Avustralya’da ve bizim topraklarımızda.

Gittim, gördüm. Hangi açıdan bakıyorlardı geçmişimize ve bize; merakım buydu.

Sinemalarda yasaklayıp bir tv kanalından bütün insanımızın seyrine sunduğumuz ünlü “Gece yarısı ekspresi” filmindeki gibi, bizim görmekten ve konuşmaktan kaçındığımız yanlışlarımızdan kareler mi vardı, onda da..

Elbette beklemem bir yabancıdan, Çanakkale’mize bizim gibi bakmasını. Lakin filmin yönetmeni ve oyuncusunun gayretine, samimiyetine, imtihanını yüksek bir notla vermek arzusuna, isterdimki, filme bizden katılan oyuncular da iştirak etsin.

Çanakkale çarpışmalarının içinde bulunmuş bir binbaşı biraz yorgunluk, biraz endişe, biraz tedirginlik taşımaz mı yüzünde ey Yılmaz Erdoğan (Zira Ankara günlerine daha çok var.)

Cemal çavuşumuz Cem Yılmaz ise, canlı çıktığı o savaş sahnelerine ragmen hayatın gırgırında. Daha önce bir filmde oynadığı polis memuru rolünü buraya da kopyalamış.

Russell bilmeyebilir, bizim “onbeşli”mizin bir ağıt olduğunu ve onu oyun havası gibi kullanamayacağımızı. Yoksa bizimkiler yanlış danışmanlık mı yaptılar

Avustralyalılar daha çok Gelibolu ile ilgilendiklerinden mi “Çanakkale içinde vurdular beni” diyemedik, bizi onca yoldan vurmaya gelenlere.

“Yine bir kadın cinayeti” başlıklı haberleri hergün yazmaya can atan gazetelerimizi çok okuduğundan mı, tv kanallarımızda yüksek izlenme oranlarıyla yayımlanan dizilerdeki kadınlara muamelemizden mi etkilendi “son umut” filmcileri Etkilenmişler işte.

Avustralyalı adamın, İstanbul’da kaldığı otelin genç sahibesi, oteline müşteri taşıyacak kadar yetişkin çocuklu ve eşi Çanakkale’de kalanlardandır. Tv dizilerimizdeki kadınlara benzetilerek şark usulü ilişkiler gösterileri, hakkımızdaki yanlış bilgilerin ürünü olsa gerekti.

“Benim elimden, sizin gibi kadınlardan…”

Aile yapımızın paramparça edildiği diziler çok tutar, çok reklam alır, anlayışının ürünü bir tv dizisinden aldığım bu cümlenin devamını buraya yazmaya utanıyorum.

İstanbul’un sayılı zenginlerinden birinin evinin yemek salonunda oluyor bütün bunlar.

Yemek masasının etrafında ikisi yetişkin çocuklu üç kadın var. Hani çocuklarımızın, annem ev kadınıdır, dediklerinden. Evin büyük babası ise paralar batırmış, paralar kazanmış, ecnebi memleketleri görmüş biridir güya. İşte o söylüyor ünü iyi olmayan başka evlerde dahi söylenmesi yakışık almayan bu cümleyi, evin misafiri iki kadına karşı..

Biz milli (!) dizilerimizde kadınlarımızı bu muamelelere tabi tutarken, Batı’nın artistlerinden mi bekleyeceğiz, hürmet göstermesini

Çanakkale’mizi birgün ben de yazmak isterdim, filmini ben de çekmek isterdim hayalindeki çocuklarımızın bu Russell Crowe filmini görmelerini isterdim.

Onların bakış açılarını öğrenirken, bizden kullanılanların ne kadarının doğruluğu hakkında bir fikirleri olur hiç değilse.

Tayyip ve The Şapgalı Baba Köşesi

Gömlek çıkar, Saraya çıkar, Yollar Baba’ya çıkar

 Alo! The şapgalı Baba orda mısın, hala Güniz sokakta mısın //Paralel’den hesap sorulacaktır.

- Beni kim arıyor, kim tanıyor Binaenaleyh bugün Şubat’ın kaçıdır Bin yıldan kalanın hesabını bana sormak fevkalade yanlıştır, hatadır, günahtır.

- Seni ziyaret edeceğim the şapgalı Baba. Ne istersen vereceğim. //Haşhaşiler kumpas kurdu.

- Kurt kurdun kurdudur. Kim, kimin kampüsündedir Binaenaleyh verdimse ben verdim.

- Ne istediler de vermedim the şapgalı Baba // Millet kararını sandıkta vermiştir.

- Vermişsem vermişimdir. Vermeyenin bir yüzü. Binaenaleyh Çankaya’nın bahçesini istediler de vermedim mi

- Çankaya’yı bahçesiyle birlikte bizim Ahmet’e verdim the şapgalı Baba. // Millet o iddiaları yargıladı.

- Ahmet kimdir Necdet Sezer Ahmet midir Binaenaleyh Abdullah yargı kararıyla mı çadıra çıkmıştır

- İçimizden çıktı, The şapgalı Baba. // Yaşananlar tesadüfi değil.

- Üstünüzden gömlek çıktı. Çankaya’ya içinizden çıktı. Binaenaleyh benim de içim dışıma çıktı.

- Ben alışılmış olmayacağım the şapgalı Baba. // Kampüs yerine külliye dersek daha isabetli olur.

- Kumpastan kampüse geçilirken külliye değiştirilmez. Binaenaleyh alışılmış olmazsan, aşınmış olursun.

- Otur oturduğun yerde the şapgalı Baba. // Yeni efendiler arıyorlar.

- Yerde oturuyorum, sarayda değilim. İki ayağım da çukurdadır. Binaenaleyh köylüler efendi olmaktan vaz mı geçtiler. Eski köye yeni efendi bulmak fevkalade yanlıştır, hatadır, günahtır.

- Geri adım atmak asla sözkonusu olamaz. // Üzerlerine, üzerlerine gideceğiz.

- İleri adımlar atarak bu noktaya gelen, üzerlerine giderken yanlarına düşer. Binaenaleyh haydi herkes işine baksın.

İkrardır Bu

Sayın Kılıçdaroğlu, kendisine ayakkabı fırlatan gençten davacı olmamış. Haberin güzel tarafı burası. Güzel olmayan tarafı ise, yardımcılarının birinin işyerindeki kaza neticesinde mağdur olan birinin haklarına arka dönmek..

Bu olaydan sonra bir Kılıçdaroğlu yardımcısı ise aynen şöyle demiş: Saldırıların artacağını düşünüyoruz.

Demekki biliyor, arkadaşlarının işyerlerinde çok insanın kanına girdiklerini, haklarını yediklerini.

  

Metin olmak, Ama böyle değil

Anayasa Mahkemesi’nin yüzde 10’luk seçim barajına yapılan itirazları değerlendirme raporlarının açıklanmasından sonra, yakın medyada sürekli savunucu rolü üstlenen AKP’li milletvekillerinden Mehmet Metiner beyefendi esip gürledi yine.

“Biz barajın kaldırılmasından korkmuyoruz. Bu barajı biz koymadık, ihtilalciler koymuştu. Biz barajsız da yüzde elliyi alırız.”

Bir AKP milletvekili, içlerinde partilerine oy vermiş insanların da bulunabileceği bir seyirci kitlesine nasıl böyle konuşabilir Tutarsız, dayanıksız, atmasyon..

Barajdan korkmayan, barajı kaldırır, bu bir.

Mesele AYM’ne intikal ettiğinde, renk değişiklikleri göstermek, başka şeylerin alametidir. Bu da iki.

Barajı biz koymadık, ihtilalciler koymuştu, diyorlar.

İhtilalcilerin koyduklarından baraj hariç neyi muhafaza ettiniz bugüne kadar Üç.

Koyan ihtilalcilerin gelip kaldırmasını mı bekliyorsunuz Etti dört.

O barajla iktidar olan ANAP adlı parti dahi ardındaki mülk sahibi edilmiş AD karteline rağmen mezarlığı boylamışken, sizin akıbetiniz farklı mı olacak Bu da beş ve bu kadarı şimdilik yeter.

Yakamoz

Kirletme nimeti, kirletme çevreni,

Neslimiz kurtulsun, yakamoz kurtulsun;

Kirletme ruhunu, kirletme bedeni,

Nefsimiz kurtulsun, yakamız kurtulsun...

Deprem Yaklaştı

İnsanı köle yapan zalim, vaktin doluyor,

Mazlumlar toplu sesle haykıracak yakında;

Zulümden kule yapan zalim, deprem geliyor,

Mazlumlar toplu sesle fay kıracak yakında!..

 Ekrem Şama