"Büyük heyecan dalgası, halkın bağırıp çağrışı, kasaba parkında ağır ağır hafifledi, söndü. Bir insan kümesi hâlâ karaağaçların altında durup duruyor, üç beş bina öteden gelen sokak lâmbasının mavi ışığında hayal meyal aydınlanıyordu. Bezgin bir sessizlik çökmüştü, halkın üstüne; kalabalıkta birkaç kişi sessiz sedasız karanlığın içinde çekip gittiler. Parkın çimenleri kalabalıktan ayak altında parça parça ayrılmıştı.
Mike, artık işin olup bittiğini anlamıştı. (...) Ama parktan çıkmadan, dönüp bir daha baktı.
Kalabalığın göbeğinde adamın biri bükülmüş bir gazeteyi alevlemiş, havaya kaldırmıştı.
Mike karaağaçtan sarkan çıplak, kurşunî vücudun ayaklarının dibinde alevin eğilip bükülüşünü görüyordu. Zencilerin öldükten sonra böyle mavimsi bir kurşuniye döndüğüne şaşmıştı. Yanan gazete, başları yukarı kalkık adamları aydınlatıyordu. Sessiz, mıhlanmış durup duran adamlardı bunlar. Hiçbiri gözlerini asılı adamdan ayırmıyordu.
Mike, cesedi yakmağa çalışan adama karşı içinde hafif bir öfke duydu. Karanlıkta yanıbaşında duran adama baktı. Olmadı işte bu! dedi." (John Steinbeck: Ak Bıldırcın, Çev.: F. Karabay - T. Yücel, Varlık Yayınları, İstanbul 1968, s. 32)
"Uyanık Adam" başlığını taşıyan bu hikâyede Steinbeck, bir Amerikan kasabasında beyazların "Kasabayı masraftan kurtar"mayı da sağlayan bir zencinin, kasabanın şerifine rağmen hapisteki hücresinden alınıp meydanda asılışını anlatır. Aslında zenci, asılma sonucu ölmemiş, hücresinde uğradığı iki saldırı nedeniyle ölmüştür. Ağaca asıldığında zaten ölüdür. Seyirliğe gelen kalabalığın çoğunluğu dağıldıktan sonra kalan gruptan bazıları gazete kâğıdıyla zencinin ölüsünü ayaklarından yakarlar. Olaylar, hikâyenin başkişisi "Mike"ın ruh halini de açıklayıcı bir açıdan aktarılır. Olayın başından beri içinde bulunan Mike, bir noktadan sonra ruhsal bir sarsıntı yaşar gibi olur: "İnsan" der, zencinin öldürülmesi ve ölü olarak asılması, arkasından yakılması karşısında; "Sanki her şeyden uzaklaşmış gibi, yorgun hissediyor kendini ama için için de haz duyuyor, sanki iyi bir iş başarmış gibi, ama yorgun ve sanki uykun varmış gibi oluyorsun." (age, s. 37)
Alman kökenli ve Amerikan kapitalizmi ölçütleri içinde "solcu" bir yazar sayılan Steinbeck in bu hikâyesini hatırlamama, cezası infaz edildiği hesabıyla tahliye edilen, fakat yoğun ve "saldırgan" boyutta başlatılan medya propagandasıyla sekiz gün sonra tekrar içeri alınan Ağca olayı neden oldu.
İdeolojik, fikri kalıba dökülerek takdim edilmiş olsa da, "mafyavâri" olaylar ve durumlar şimdiye kadar benim yazılarıma konu olmadılar. Daha doğrusu bu türden olayları kendi mantığı içinde çözme gibi bir çaba ve tavır, sanki çıkışı bulunamayacak bir dehlize girmek gibi geldi bana. Mafyavâri olaylar olsun, "komplo teorileri" benzeri görüşler olsun, bunların anlamsız şeyler olduğunu elbette düşünmüyorum. Aksine bir anlam içerdiklerini, bir maksada matuf olduklarını, ancak bunların tarafı gibi tavır almanın, zihni bir "turnikeye" gözü kapalı ya da bir şey elde etmek için yönelindiğini gözönünde tutageldim.
Demem o ki, Ağca olayı 70 li yıllarda patlak verdiği andan itibaren önemli, belli maksada/maksatlara matuf olarak oluşumunu sürdüregeldi. Oluşumunu tamamladı mı
Hukuk mantığı matematiği mündemiç, içkindir. Matematik kesinlik aksiyomlardadır, tek tek olaylara uygulanması, sonsuz küçüklüğü ve sonsuz büyüklüğü içerir ki ihtimaller hesabı burada karşımıza çıkar. Birden ona kadar olan rakamlar, simge olarak aksiyomlardır ama siz bu on simgeyi sonsuz artı ve eksi olarak ifade eder, hesaplayabilirsiniz.
Şimdi hukuki bakımdan Ağca nın müddetnamesinin kesinlik içermeyecek şekilde düzenlendiğini kabul ederseniz, ki bütün görünür tartışmalar buna dayandırılarak ortaya konuldu, olayın dehlizine girmişsiniz, demektir. Bu çıkarma işleminden çarpan sonuç beklemek gibidir.
70 li yılların o puslu ortamında, şu veya bu kişinin öldürülmesi kendi başına bir gerçeklik ifade etmiyordu. Asıl dikkat edilmesi gereken "niçin o öldürüldü "nün yumağındaki ipin ucunu bulmaktır. İpi bulunamayan yumak oluşumunu sürdürüyor ya da sürdürecek demektir. Eğer fizik gerçekliğiyle gözükenlere sembolik bir anlam yüklenmişse, bu fizik gerçeklik bilinir, görülür, işitilir olmasına rağmen, asla anlamını, mahiyetini, kimliğini açık seçik kavrattırmaz. Elbette onlarca, yüzlerce, binlerce görüş, anlayış, yoruma kaynak olmayı da sürdürür. Ama bunlar sanal görüş, anlayış, yorum olmanın ötesinde bir işlev de yüklenmezler. Örneği bu arada çıkageldi bile: Adalet bakanının yazısı üzerine Şişli C. Savcısının davayı düşüren kararı.
Kendini gösterme hırsıyla yanıp tutuşanlar ağaca asılı zenciyi yakmak için gazetelerini katlayarak ateşe verebilirler. "Uyanık Adam"lar derler bunlara. Gazeteci, yazar, siyasetçi, hukukçu gibi gözüktüklerine bakmayın siz.