“Bir gençlik, bir gençlik, bir gençlik... `Zaman bendedir ve mekân bana emanettir!’ şuurunda bir gençlik... Devlet ve milletinin büyük çapa ermiş yedi asırlık hayatında ilk iki buçuk asrını aşk, vecd, fetih ve hâkimiyetle süsleyici; üç asrını kaba softa ve ham elinde kenetleyici; son bir asrını, Allah’ın Kur’an’ında `belhüm adal’ dediği hayvandan aşağı taklitçilere kaptırıcı; en son yarım asrını da işgal ordularının bile yapamayacağı bir cinayetle, Türkü madde plânında kurtardıktan sonra, ruh plânında helâk edici tam dört devre bulunduğunu gören... Bu devirleri yükseltici aşk, çürütücü taklitçilik ve öldürücü küfür diye yaftalayan ve şimdi, evet şimdi... Beşinci devrenin kapısı önünde dimdik bekleyen bir gençlik...” Gençliğe Hitabe’sinde böyle diyor üstad Necip Fazıl Kısakürek…

Gökkuşağının tüm renklerini kuşandı, bu ülkenin unutturulmaya ve yok edilmeye çalışılan tüm değerlerini hakkaniyet boyutuyla ortaya koydu, maneviyatımıza yönelen tüm düşmanlıkları bertaraf edecek şekilde cepheler açtı ve dedi ki, “Surda bir gedik açtık mukaddes mi mukaddes / Ey kahpe rüzgâr artık ne yandan esersen es!”

Bizler 1980 kuşağı gençleriyiz. Sağ-sol kavramlarının küresel emperyalistler tarafından bir virüs gibi bünyemize sokulduğu, tüm manevi değerlerimizin törpülendiği ve iğdiş edildiği, birilerinin figüran olarak kullanılıp gençliğin heder edildiği dönemin faturalarını biz bir sonraki dönemde ödemek zorunda kaldık. 1980’lerde demokrasimize bir hançer gibi sokulan darbe ortamının sosyolojik boyutta bizleri nasıl savurduğunu, kenarlara köşelere koyduğunu, zaman içinde anladık. Hiçbir şeye karışmayan, düşünmeyen, sorgulamayan, analiz etmeyen bir toplum yapısının oluşturulması için, toplumsal tüm dinamiklerin bünyemize zerk edilmeye çalışıldığı süreç, gerçekten acı bir sonucun ortaya çıkmasına yol açtı. Şimdi durup tarihsel bir muhasebe yaptığımızda, geçmiş dönemlerde genç olmakla, o dönemde genç olmanın arasında dağlar kadar fark olduğunu anlayabiliyoruz. Gençliği gergef gergef işleyerek, manevi donanımlarını, maneviyat boyutunu oluşturmaya çalışan üstad Necip Fazıl Kısakürek’in çektiği “Çile”nin bizim zihinlerimizde oluşturmaya çalıştığı algı boyutunun ne kadar önemli olduğunu daha iyi kavrayabiliyoruz.

Üstad Necip Fazıl Kısakürek, “Ey genç adam, yolumu adım adım bilirsin / Erken gel beni evde bulamayabilirsin” diyor… Bizler, Üstad’ı eserleriyle tanıdık… Adım adım takip ettiğimiz eserleriyle, düşünce dünyasıyla kavramaya çalıştık. O’nun yetiştirmeye çalıştığı, biçimlediği, yoğurduğu, konferanslarıyla, Büyük Doğu’suyla, kitaplarıyla göz nurunu akıttığı gençliğin devamı olmaya çalıştık. Hapishanelerde geçen ömrünü adadığı gençliğin bir ferdi olabilmek için çabaladık, gayret ettik. Hayatının her safhasında o keskin ve naif üslubuyla yazdığı eserlerinden yararlanmaya çalıştık.

İsmet Özel’in “Zor Zamanda Konuşmak” adlı bir eseri vardır… Üstad Necip Fazıl Kısakürek, “zor zamanda konuşan”, zor zamanda yazan, zor zamanda aksiyonlarını gerçekleştiren, davası adına hiçbir şeyden taviz vermeden gecesini gündüzüne katarak çalışan bir insandı.

Çünkü bu tarihsel demokrasi sürecinde üstad Necip Fazıl Kısakürek, bildiği doğruları her şeyi göze alarak ortaya koydu, yazdı, çizdi. Mahkeme mahkeme hesap verdi… Onu yargılayanların, suçlayanların isimleri bile bu kısacık dönem içinde unutuldu ama O’nun 100’ü aşan eseri ve “Yol O’nun varlık onun, gerisi hep angarya / Yüzüstü çok süründün ayağa kalk Sakarya” dizelerinin gerçeklere nokta koyduğu Çile’si hâlâ bizim başucu kitabımız.

Toplumların kültürel miraslarına damga vuran insanlar vardır. Üstad böyle biridir… Kendi döneminin kültür atmosferine, şiirine damga vurmuştur, edebi üslubuna damga vurmuştur. Yaptığı gazetecilikte muarızlarıyla girdiği usta polemikleriyle damga vurmuştur.

Üstad’ı rahmetle anıyoruz.